Batı, Şia ve Global Cihad Arasında Arap Dünyasının İkilemi

Ortadoğu’daki büyük dönüşümün tansiyonu, diğer bir kısmı da henüz post krizin eşiğinde olmakla birlikte gittikçe artıyor. Fakat bölgede son zamanlarda meydana gelen bazı gelişmeler de bölgenin dünya hakimiyetinde önemli yere sahip 3 aktörünün birbiriyle çatıştığı bir arenaya dönüştüğü yeni bir döneme girdiği gerçeğini doğruluyor.

Bu üç unsur, yalnızca askeri gücü değil ayrıca ideolojilerin ve kitlelerin gücünü de temsil ediyor. Şia, El Kaide ve batı(İsrail ve henüz devrilmemiş diğer işbirlikçi yönetimler de dahil), her üçü de kriz sonrası Ortadoğu’yu kontrol edecek en güçlü potansiyellere sahiptir. Buna bağlı olarak şimdiden, bölgenin 10 veya 20 yıl sonra ne gibi gelişmelere sahne olacağını incelemek oldukça ilgi çekici olacaktır.

Biz de Arap rejimlerinin (en azından birçoğunun) devrilmesi görevinin 2012 yılı içinde tamamlanacağını farzediyoruz. Peki bundan sonra ne olacak?

Batı ve İsrail

Batı ve İsrail, şu iki koşulu sağladıkları müddetçe Ortadoğu’daki tüm işbirlikçi rejimleri daima desteklemişlerdir: “terörizm”i desteklememeleri ve batıya petrol sevkine devam etmeleri…

Onlar temelde, bu rejimlerin halklarına karşı uyguladıkları baskıcı uygulamalarına seslerini çıkartmazlar. Velev ki eleştiri yapsalar bile bunlar da birer lakırtıdan öteye geçmez.

Batı dünyası, uzun yıllardan beri Kaddafi, Mübarek ve diğer tiranların kendi halklarına karşı otoriter tutumlarından haberdardı fakat bunlara ilişkin herhangi bir faydalı eylem yapmaksızın sadece sessiz kaldı.

Batı, Muammer Kaddafi rejimine ancak O, Lockerbie’de batılılara ait bir uçağı bombalama emri verdiğinde düşman oldu. Bu ise Kaddafi’nin kendi halkına karşı olan zalimliğiyle tamamen alakasız birşeydi.

Kaddafi’nin daha sonradan özür dilemesinin ardından batı da, daha önceden olduğu gibi O’nu bağrına basabildi. Bu mantıklıydı çünkü O, ülkenin doğal kaynaklarını peşkeş çekme konusunda yardımseverdi ve daha önemlisi bir El Kaide ve “Terörizm”(aslında cihad) karşıtıydı.

Fakat Kaddafi, halkı tarafından reddedilmeye başladığı ve köşeye sıkıştığı zaman batı, O’nu da fırlatıp atmaya hiç de gönülsüz olmadı. Bu misal, batının Ortadoğu’daki ve genelde tüm dünyadaki rejimlere karşı standart tavrı haline geldi.

Batı, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki potansiyali şu iki önemli husus açısından görür: onların doğal kaynaklarından ne kadar bir süre faydalanılabileceği ve İsrail’i koruma çabası açısından buralardaki yöneticilerle “terörist” hareketler arasında ne kadar mesafe olduğu.

Buradaki problem; Amerika’nın başını çektiği batılı güçlerin, üst üste gelen sorunlardan dolayı sıkılmış olmasıdır. Gittikçe şiddeti artan ekonomik kriz ve askeri gücünün tüm çatışma bölgelerinde moralmen çöküntüye uğraması onları çekingen kalmaya sevkediyor.

Kısaca; Ortadoğu’daki bu ani dönüşüm, Amerika ve batı için genel olarak çok geç bir hale gelmiştir. Çünkü onlar, Irak ve Afganistan’daki bataklıklarından dolayı zaten çok yorulmuş bir haldedirler. Bu da onların çabuk hareket etmelerini imkansız hale getiriyor. Önceden Amerika’nın hala çok güçlü olduğu zamanlar bu tarz bir dönüşüm, başka bir seçenek olmadığı için bir altın fırsat olurdu. Fakat bugün seçenekler çok fazladır.

Bu, şu anlama geliyor ki batı artık felçli vaziyettedir. Elbette hala etkili ve tehlikelidir fakat bundan sonra, dünyadaki ana tiyatro olan Ortadoğu gibi önemli bir bölgede söz söylemek için bu tarz bir dönüşüm içinde tek oyuncu olamaz.

Şia: En Gerçek Tehdit

Hüsnü Mübarek’in iktidarda olduğu zamanlar, O’nun halka karşı olan gaddarlığının arkasında, ki burada fark edilmeyen bir jeostratejik çıkar vardır, İran’a karşı nefreti vardı. İran’daki despot Şah Rıza Pehlevi iktidarının 1979 yılında başarıyla devrilmesinden ve ülkenin yönetiminin saf bir Şii devleti haline gelmesinden itibaren Mısır, İran’ın gemilerinin Süveyş Kanalı’ndan geçmesine asla izin vermedi. Fakat Mısır’da Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesinin ardından İran savaş gemileri, ilk kez kanaldan geçti.

Bahreyn’deki kargaşa da oldukça sıkıntılıdır. Burada da Şii göstericiler, Sünni rejime karşı mücadele etmektedirler. Suudi Arabistan, ikilemli bir pozisyon içindedir. Eğer Bahreyn rejiminin, Şii muhalifler tarafından devrilmesine müsaade ederse bu, açıkça Suudi yönetimine dost olan sünni rejiminin gideceği anlamına gelir. Suudi Arabistan’ın tehlikede olduğu açıktır. Çünkü Şii tehdidi, kendi sınırına kadar dayanmıştır. Her ne kadar uluslar arası toplum açısından eğri bir görüntüye sebep olacak olsa da Suudi Arabistan, Şia’nın ilerleyişini bir frenleme çabası olarak, Bahreyn’e doğrudan şekilde bir ordu gönderme ihtiyacı hissediyor.

Buradaki durum, yine oldukça geniş Şii taraftarı potansiyelinin bulunduğu Umman, Yemen ve Kuveyt’ten çok da farklı değildir. Eğer bu halkların dönüşümleri, İran tarafından iyi bir şekilde değerlendirilebilirse o zaman Suudi Arabistan’ın, Şii İran’ın bu bölgedeki etkisinin artışı nedeniyle daha da tehlike içine düşmemesi imkansız hale gelecektir. Bu kargaşa patlak vermeden önce dahi, Yemen’deki Husi isyancılar Suudi yönetimini zorlamaktaydılar.

Suudi vatandaşı olan Şia taraftarlarınca teşvik edilen Suudi iç ayaklanmasından bahsetmedik. Bunlar, ülkenin doğu kesimlerinde bulunan Hufuf, Katif ve Avamiye gibi şehirlerinde yoğun olarak yaşamaktadırlar. Suudi rejimi, Şia tarafından yükseltilen halk hareketi tarafından yıpratılmaktadır.

Eğer bu gelişmeler bu şekilde devam ederse bu durum, Ortadoğu’yu Şia ve İran açısından gerçek bir tehlike ve tehdit içine atarak daha da büyük bir sorun haline gelecektir. Hakikaten de tarih, hep aynı eksen üzerinde döner.

Eğer tarihte Arap ve Farslar arasında örtülü bir rekabet olmuşsa bugün de bu aynen tekrar etmektedir. Şimdi Araplar Suudi Arabistan, Farslar ise İran tarafından temsil edilmektedir. Ve eski tarihlerden beri İran, daima problemlerin baş müsebbibi olagelmiştir. Çünkü o, çeşitli sapma ve şerlerin yayılması için üretken bir toprak olacağı önceden belirlenmiştir. Bu, Farisilerin tarihinde sürpriz değildir. Onlar pek çok kez Yahudilerle birlik olmuş ve daima karşılıklı olarak birbirlerine yardımcı olmuşlardır.

İran, şimdilerde altın çağındadır. Irak’a karşı 80’li yıllarda sürdürülen savaşın sona ermesinin ardından tüm pratik konsantrasyonu sadece Şia öğretisinin tüm bölgeye hatta dünyaya yaymak üzere toplanmıştır.

Mesela Endonezya, gerçekten de ciddi bir çalışmanın nesnesi haline geliyor. Her yıl en az 300 Endonezyalı öğrenci, Endonezya topraklarında birer Şia savaşçısı olmaları için Kum ve İran’ın diğer şehirlerindeki medreselerde Şii öğretisi ile eğitiliyor.

Onlar, kurnazlıklarıyla tanınıyorlar. Çünkü bu, yeni bir Rasul getirmiyor fakat yalnızca Rasulullah(s.a.s.)’ın ashabını kötülüyor. Onun öğretisinin aslı, ülkenin nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Ehli Sünnet vel Cemaat’e karşı büyüyen bir nefret aşılıyor.

Bir çok sebepten dolayı İran’ın, Ortadoğu’daki bu kargaşada batıya nazaran daha fazla avantaja sahip olduğu söylenebilir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1)İran, petrol geliri bakımından Suudi Arabistan ile yarışabilen zengin bir ülkedir.

2)İran, herhangi bir milletle savaş halinde değildir. Bu nedenle finans kaynakları bozulmamıştır.

3)İran’ın, Şia öğretisi dolayısıyla Ortadoğu’da birçok işbirlikçisi mevcuttur. Onlar, reformasyon görevi görmek veya en azından sünni toplumunun direnişini azaltmak için kullanılabilirler.

4)İran, Ortadoğu’daki ayaklanmaların noktalarına yakındır ve bu insanlar, nispeten benzer bir duruşa sahiptir. Hepsi de Arapça konuşmaktadır. Onlar için içeri sızmak, özellikle kendilerine Sünni gibi görünmelerine izin veren akideleri sayesinde çok kolaydır.

5) Yine İran, Ortadoğu’daki batıyı reddeden toplum için alternatif olabilecek yeterli teknolojiye sahiptir. Ordusu da oldukça güçlüdür ki hakikaten de bölgede en güçlü olabilmiştir.

6)İran ayrıca, ABD ve İsrail’e görünüşte karşı oluşta oldukça istikrarlıdır. Bu yüzden Ortadoğu halkları için İran’ı boşvermek zordur. Mesela, Gazze’nin savunması olayında olduğu gibi…

7)İran, batı ve Suudi Arabistan’ın aksine El Kaide tarafından da tehdit edilmemektedir. Bu mümkündür çünkü İran’ın çok az bir sünni taraftarı varken El Kaide, yalnızca sünnilerin üslerinin olduğu yerlerde aktif olabilmektedir. Kısaca, İran’ın ekonomisi ve askeri gücü, stabil bir durumdadır ve kayda değer başka bir sorunu yoktur.

Tüm bu hususlarla birlikte şu sonuç çıkarılabilir ki İran, Şiasıyla birlikte Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki bir kısım ülkelere, onlar üzerinde hegemonya kurmak amacıyla kanatlarını çırpacaktır. Kargaşa dönemi ve onun sonrasında açıklık görünümündeki ürünleri, diğer bölgesel sünni ülkelerin kendi işleriyle uğraştıkları bir zamanda İran tarafından tüm potansiyeliyle birlikte bir avantaj olarak kullanılabilir.

Örneğin Mısır’da, İhvan aktivistleri ülkenin rengini belirlemek için laiklerle mücadele ederken Şia, toplumun arasında özgürce davet yapabilmektedir. Onları engelleyen hiçbir kanun yok, çünkü bu dönem zaten açık. 10 veya 20 yıl içinde İran, ektiklerini biçecektir. Aynı şey diğer ülkelere de ulaşacaktır.

İran-El Kaide ve Global Cihad

Allah’ın İslam ümmetine, kendisinin durumunu düzeltmesi için verdiği imtihanlar serisi, oldukça seri bir biçimde geldi. El Kaide ve global cihadın aktivistleri, dünyanın süper gücü Amerika’ya karşı ayna anda birçok yerde savaş verirken Şia ise İran’ın desteğiyle zaten kıpırdanmaktadır.

Şiiler ve İran, Amerika ve müttefiklerinin çöküşünün ardından bir sonraki düşman olmak için bekliyorlar. Bundan 10-20 sene sonra İran, Şiasıyla birlikte şimdiki halinden çok daha güçlü olacaktır. Onun ayakları, bazı bölgelerde daha da sağlamlaşacaktır.

El Kaide, Taliban ve global cihad taraftarlarının başını çektiği İslam ümmeti, Allah tarafından fi sebilillah cihad ibadetini uygulama noktasında imtihanın tam ortasındadırlar. Bunun nedeni, cihad ibadetini yerine getirmenin, namaz ve zekat gibi diğer ibadetleri yerine getirmekten daha zor oluşudur.

Namazda kıbleye dönüp seccadeyi sermek kafi iken cihadda ise, onun tamamlanması için bir düşmana ihtiyaç vardır.

Tesadüfi olarak cihadi hareketlerin başlangıç noktası ve Şia’nın eylem planı eş zamanlı olarak ortaya çıktı. 1979’da Şii mollalar, Şah Rıza Pehlevi rejimini başarılı olarak devirip etkin bir Şii devleti kurdular. Aynı sene Sovyetler Birliği, ilk başta 6’dan fazla tüfeğe sahip olmayan mücahidlerin savaştığı Afganistan’ı işgal etti.

Sovyetler Birliği, Allah’ın izniyle 1991’de yenildi. İmparatorluk parçalara ayrıldı ve yalnızca Rusya kaldı.

30 yıl sonra İran, kayda değer bir güç haline geldi. İslam dünyasında etkin bir güce sahip oldu. Irak da Amerika’nın çekilmesinin ardından, tamamen olmasa da İran’ın kontrolü altındadır. Eğer Bahreyn’de de başarılı olursa, Şii devletlerinin sayısı artacaktır.

Diğer yandan, bu otuz yılın ardından global cihad da Afganistan, Pakistan’ın bir kısmı, Keşmir, Somali, Kafkasya, Irak ve bir kısım ülkede sağlam bir etki yaptı.

Er ya da geç global mücahidlerle İran arasında büyük bir çatışma patlak verecektir. Çünkü, Amerika’nın zayıflamasının ardından İran’ın da bölgeden temizlenmesi gerekecektir.

İran’ın gelişimi, Suudi Arabistan ve diğer rejimler için bir ilham kaynağı olabilirdi. Şia’nın ilerleyişinden korktukları zaman en iyi partner olarak El Kaide ve global cihad aktivistleri vardı. Fakat ne yazık ki Suud rejiminin, Amerika’dan uzaklaşması artık imkansızdır. Yakında, yanlış partner edindiklerinden ötürü pişman olacaklar!

Sonuç olarak; Ortadoğu, El Kaide ve global cihad aktivistlerine gerçekten de ihtiyaç duymaktadır fakat yöneticiler, izzetin hala Amerika’nın elinde olduğunu düşünerek kendi menfaatlerinin kaygısına düşmüşlerdir. Hakikatte izzet Allah’a ve Rasulüne ait iken onu Amerika’da aramak, bizlere ancak zillet getirecektir.

Ansar al Mujahideen English Forum

Kavkaz Center

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir