Biladü’ş Şam’a Gelemeyen “Bahar” Üzerine

8789_1Tunuslu Muhammed Muazzizi isimli gencin kendisini yakmasıyla (2010 yılının son ayında) başlayan siyasi değişime, medyanın “Arap Baharı” adı verdiği malûmdur. Bazı siyaset uzmanları bu değişimi ‘Zorba Arap Rejimlerinin Sonbaharı’ olarak ifade etmişlerdir. Bu siyasi değişim; başta İslâm dünyası olmak üzere bütün dünyayı etkilemeye devam etmektedir. Son hilafet devleti Osmanlı’nın parçalanıp yok olmasının ardından Haçlıların egemenliği altında, zelil bir hayata mahkûm edilen ümmet; başlarına yönetici olarak tayin edilen mücrim yöneticilere başkaldırmış, Tunus, Libya ve Mısır gibi ülkelerde despot rejimleri iktidardan indirmeyi başarmıştır. Burada, her türlü siyasi değişimi çeşitli komplo teorileriyle açıklamaya gayret eden yüzeysel yaklaşımları bir tarafa bırakmaya ve yaşanan siyasi değişimi makul bir şekilde tespit etmemiz gerekir. Her şeyi “ABD’nin oyunu” olarak açıklamaya çalışan okuyuş tarzı, mezkur süreçle birlikte iflas etmiştir. Tabi şunu belirtmekte da fayda vardır. ABD ve Batı İttifakı, oluşacak yeni statükoya ilişkin kendi çıkarlarını koruyacak yahut zararlarını minimum düzeyde tutacak şekilde pozisyon almaya hazırlanmaktadırlar. Nitekim Libya’da, muhalefetin tek başına devirmekte zorlandığı Kazzafi’ye karşı muhalefetin yanında yer alarak askeri operasyon dahi düzenlemişlerdir.

Tunus, Libya ve Mısır’da devrim sonrası oluşan yeni siyasi sistemde kendileri açısından en önemli tehdit unsuru olarak tanımladıkları “cihadi’ hareketlere karşı nispeten “Ilımlı” buldukları İhvan tandanslı hükümetlerle iyi ilişkiler kurma yoluna gitmişlerdir. Hatta Londra’daki Mason Chattem Enstitüsü tarafından “Demokrasi”ye yönelik katkılarından ötürü ödüllendirilen Nahda Hareketi’nin liderlerinden Raşid el Gannuşi, her fırsatta Tunus ve dünya genelindeki cihadi hareketlere karşı olduğunu ifade etmektedir. Yine geçtiğimiz yıl, Peygamberimiz Efendimiz’e (s.a.s.) yönelik hakaret skandalının patlak vermesinin ardından Bingazi şehrindeki ABD konsolosluğunun basılıp büyükelçi ve korumalarının ortadan kaldırılmasını sebebiyle Libya’daki ‘Ensar eş-Şeria ‘hareketine karşı baskılar yoğunlaşmıştır. Kısaca özetlemek gerekirse; ABD ve Batılı ülkeler, Arap Baharı sürecinin başlamasının ardından Kuzey Afrika-Mağrip ülkelerinde yönetime gelen kesimlerle (şimdilik) uyumlu bir politika izlemektedirler. Fakat siyasi değişimin “Ortadoğu” olarak adlandırılan Arap Yarımadası’ndaki yansımalarına karşı ABD-Batı İttifakı’nın tutumu, çok daha farklı keyfiyete bürünmüştür. Yemen’de olaylar başlar başlamaz ABD, Kuzey Afrika’daki yönetimlerden hiçbir farkı olmayan Yemen hükümetine destek vermiştir. ABD ve bölgedeki kadim müttefiki Suudi Arabistan, Aden-Abyan bölgesi başta olmak üzere ülkenin bir çok cephesinde ordu güçlerini yenilgiye uğratan ve kurtarılmış bölgeler oluşturarak İslâmFıkhı’nı uygulamaya başlayan “Ensar el Şeria” grubuna karşı Yemen hükümetine destek ververmiştir. Hatta ABD doğumlu alim ve davetçi Enver el Evlaki’yi karşı, insansız hava araçlarıyla suikast düzenlemişlerdir.

Arap Baharı’nın Suriye ayağı ise ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu politikalarının kilitlendiği yer olmuştur. 2011’in Mart ayında Der’a şehrinde yaşanan protesto gösterilerinden sonra, BAAS cuntasına gizli-açık destek vermeyi ihmal etmemişlerdir. Bunun sebebini anlamak için öncelikle ABD’nin bölge politikasındaki “kırmızı çizgilerinin’ neler olduğunu bilmek gerekir. Bu kırmızı çizgi, Siyonist İsrail’in güvenliğini sağlamak ve enerji kaynaklarını kontrol altında tutmaktır. Bu süre zarfında ABD’nin en yetkili ağızları, Baas Diktatörlüğü’nden sonra ülke genelinde İslâm Fıkhı’nı uiygulayan bir iktidarın ortaya çıkmasıdır. Meselâ: Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton’un “Washington Esad rejimine karşı savaşanlara yardım etmek istemektedir. Ancak bunun için muhalefetin “devrimi ele geçirmeye” çalışan yabancı(!) İslâmcı gruplara karşı direniş gösterilmesigerekmektedir.” Yine ABD Dışişleri yetkililerinden JoffeVelandis’in El-Cezire’ye verdiği röportajında sarf ettiği; “Hedefi Kudüs olanlara destek veremeyiz!”şeklindeki açıklamalarını iyi tahlil etmek gerekir.

ABD daha önce de, yüzbinlerce insanın katlinden ve tehcirinden sorumlu olan Diktatör Beşar Esed’e yaptırım uygulama yerine, Suriye genelinde Müslüman halkın teveccühünü kazanmış olan “Nusret Cephesi”ni “, derhal ‘Uluslararası Terör Örgütü” listesine alarak kırmızı çizgisine ortaya koymuştur. Ancak ABD’nin bu tutumuna yönelik en güzel tepki de mazlum fakat onurlu Suriye halkı tarafından ülkenin dört bir yanında düzenlenen “Nusret Cephesi’ne destek Cuması” eylemleri olmuştur. Ayrıca her ne kadar aralarında ufak tefek ayrılıklar olsa ve organik bağ bulunmasa da, Suriye’de mücadele eden diğer İslâmi grupların da ülkede Esed sonrası dönemde kurulacak devletin niteliği ve İsrail’e yönelik tutum noktasında mezkur organizasyondan çok büyük farkları olmadığı açıktır. Bu bağlamda; ABD-İsrail karşıtlığını yalnızca İran ve Şia muhibbanlığına endeksleyen bazı kesimlerin, özellikle son 10 yıldır Afganistan’dan Irak’a, Mali’den Yemen’e kadar İslâm coğrafyasının her yerinde ABD ve NATO güçlerine karşı en çetin mücadeleyi veren cihadi müslümanlar ile bugün Suriye’deki zalim-tağutEsed rejimine direnen yiğitlerin aynı cepheden oldukları gerçeğini görmediklerini söylemek mümkündür. Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da geçtiğimiz ay Hatay’ın Reyhanlı İlçesi’nde düzenlenen vahşi saldırının ardından TRT’ye verdiği mülakatta sarf ettiği şu cümlelere dikkat edelim: ‘Bugün Suriye konusunda bir taraf Esed’e açık destek veriyor; diğer taraf ise bir yandan Esed rejimine karşı olduğunu söylemekle birlikte iş icraata geldiğinde hep diğer “kırmızı çizgileri”ni ön plana çıkartıyor. Eğer BM Güvenlik Konseyi karar verseydi, bu kadar insanın ölmesi ve muhacir haline gelmesi önlenirdi. BM Güvenlik Konsey, New York’ta şatafatlı basın açıklamaları yapmak için mi vardır?” Bu sözlerin, bir NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiye’nin Dışişleri Bakanı tarafından sarf edilmesi oldukça önemlidir.

Görünen tüm olumsuz koşullara rağmen, tarih boyunca İslâm aleminin maruz kaldığı Haçlı,Moğol vb. istilalarında her zaman önemli bir yeri olan ve müstevlilerin bozguna uğradığı yer olan Şam beldesi, tarihin tekerrür edeceğinin sinyallerini vermeye başlamıştır.. Bu bağlamda Şam beldemizdeki bu sancılı “(son)bahar”ın sonuçlarının, devrimlerin yaşandığı diğer ülkelerden farklı olarak sadece bölgesel değil aynı zamanda küresel sistemde de büyük değişikliklere yol açacağını söyleyebiliriz.

Suriye’de ve çevresinde yakın gelecekte yaşanması muhtemel gelişmeler “Arap Baharı”nın bir “İslâm Baharı”na dönüşmesine yol açacak potansiyele sahiptir. Bu yeni “bahar” da Kafkasya’dan Yemen’e, Türkistan’dan Mağrib’e kadar tüm bir Alem-i İslâm’ın dirilmesi ve Ümmet-i Muhammed’in yeniden asli vazifesine sahip çıkmasının zeminini hazırlayacak gibi görünüyor.

S.Asım URAL 

Kaynak: Misak Dergisi, 271.Sayı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir