Dr. İyad Kunaybi – 9. Oturum: “İslamcılardan güç yetirdiklerinden fazlasını mı talep ediyoruz?”

Dokuzuncu Oturum:

“İslamcılardan güç yetirdiklerinden fazlasını mı talep ediyoruz?”

Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu

Sevgili kardeşlerim. Geçen oturumda evlerini yandığını gören üç kişinin misalleri hakkında konuşmuştuk. Ve demiştik ki; yönetime gelen kişi, tıpkı birinci misaldeki kişi gibi öncelikler arasından en önemlisinden başlamalıdır.

Aynı şekilde İslam için çaba sarf eden herkes herhangi bir vacibi ifa ederken, muhakkak yerine getirdikleri vacibin doğal neticesi olarak o anda bir başka vacibi yerine getirmeye imkân bulamayacaklardır.

Bu durumda olan hiç kimse ise kınanamaz.

Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِن سَبِيلٍ

”İyilik eden muhsinlere bir sorumluluk yoktur” (Tevbe-91)

فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ

”Dinde size bir zorluk yüklemedi” (Hacc-78)

ملأ الله قبورهم وبيوتهم نارا ، كما شغلونا عن الصلاة الوسطى حتى غابت الشمس

”Allah’tan gücünüz yettiğince korkun” (Teğabun-16)

Nebi sav de şöyle buyurmaktadır:

”Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun. Güneş batıncaya kadar bizi orta namazdan bizi alıkoydular.”

Peki, yapılması talep edilen nedir?

Talep edilen şudur ki; İslamcılar başa geçtikleri ilk andan itibaren hükmün Allah Teâlâ’ya mahsus olduğunu, şeriata muhalif tüm hükümlerin ayaklarının altında olduğunu, mutlak ve tam egemenliğin islam şeriatına ait olduğunu ilan etmelidirler. Bundan sonra eğer herhangi bir farzı infaz etme konusunda acziyete düşerlerse, bu farzın sorumluluğu onlardan ta ki uygulama gücü buluncaya kadar kalkar.

Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا

”Allah kişiye kaldıramayacağı hiçbir şeyi teklif etmez” (Bakara-286) Tabi bu, devletin İslamiliği devam ettiği ve gücü yettiği oranda İslam’ı hükümleri uygulamaya devam ettiği müddetçedir. Birisi bize  ”peki bu, önceki oturumlarda reddettiğiniz tedricilik yani aşamalı olarak şeriatı tatbik etmek değil midir?” diye sorabilir.

Cevaben deriz ki asla. Bunun tedricilik ile alakası yok. Allah’ın izni ile bunu bir başka oturumda müstakil olarak ele alıp cevaplayacağız.

Şimdi gelin hep birlikte uygulamalı olarak örneklendirerek meseleleri vuzuha kavuşturalım.

Birincisi: İslamcılar yönetime gelir gelmez hemen işgal altındaki Müslüman topraklarını kurtarmak için cihad ilanı yapamayabilirler elbette.

Fakat mesela bazı gençlerin İslam devletinden Filistin’e sızarak işgalcilere karşı cihad ettikten sonra geri gelip devlete sığındıklarında durum ne olacak? İslamcıların başında olduğu bu devlet, Müslüman mücahitlere karşı terörle mücadele kanunu uygulayıp bunları suçlayıp hapse mi atacak? Elbette ki hayır! Çünkü Müslümanlara yardım etmeyi yasaklayan terörle mücadele yasası, şeriatın egemenliği ilan edildiği günden itibaren lağvedilerek ayaklar altına alınmıştı. Onun yerine şeriatın ilanı ile birlikte وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ  ”Size ne oluyor ki mustazaflar uğrunda savaşmıyorsunuz” (Nisa-75) ayetinin hükmü konulmuştu. Fakat herhangi bir devletin bu ayetin gereğince gücü yettiği oranda hükmedip, gücü yetmediğinde hükmedememesi ayrı, buna birebir muhalif olan zıt kanunlarla hükmetmesi ayrı şeylerdir.

Gücü yetmediğinde hâkimlerin bu mücahit gence karşı tutumu bazen şöyle olmalıdır: “Neden acele ediyorsun? Biz devlet olarak henüz yeniyiz ve toparlanma, hazırlık ve güçlenme aşamasındayız. Biz de tüm İslam toprakları özgürleştirilmediği sürece rahat edecek değiliz.  Ancak şu aşamada kaldıramayacağımız bir yük olacağından yeni savaş cepheleri açma!”

Belki yöneticiler bu kişiyi henüz yeni kurulmuş devlete zarar verici eylemler yaptığı, daha önemli olan işlerinden alıkoyduğu veya kaldıramayacağı işlerin içine sürüklediği için kendi içinde tazir de edebilir.

Ancak terörle mücadele kapsamında bunu cezalandırır veya kâfirlere teslim ederse, bu devletin isim dışında İslam’ından geriye ne kalır?

İkincisi: İslam için çalışan kişiler; film çekim alanları, haram olan müziklerin çalındığı yerler, içinde masiyet işlenen internet kafeler, sinema ve kadınların çalıştığı masaj salonları, haram olan resimlerin yapıldığı yerler veya küfür olan söz ve inançların yazıldığı kütüphaneler mevcut olduğu bir beldede yönetimi devralabilir. Fakat bunları o an kaldırmaya güçleri yetmiyor da olabilir. Ancak ta ilk baştan şeriatı ilan etmekle zaten bu tür şeylerin hükmü açıkça bildirilmişti. Oysa bu yerler önceki kanunlara göre meşru yerler olarak sayılıp bizzat kanun tarafından güvence altına alınıyordu. Buralara dokunanı kanun suçlu sayıyordu.

Fakat şimdi ise, mücerred olarak şeriatın ilan edilmesi ile yasak sayılarak dokunulmazlıklarını yitirmiş mekânlar haline dönüştüler. Bilakis kapanıp yerle bir edilmesi sadece devletin güç yetirmesi durumuna bağlı hale gelen kanun dışı mekânlar haline geldiler. Dolayısıyla şeriatın ilanından sonra artık ortada bu gibi masiyet alanlarını ne güçlendirip destekleyecek bir devlet var, ne de onları muhafaza altına alacak bir kanun var.

Üçüncüsü: Münafıklar ve laikler, düşman devletleri kışkırtmakta ve şeriata karşı hücuma geçirmeye çalışmaktadırlar. Şeriatın yasalarını küçümsemekte ve hatta Allah, ayetleri ve Resul’ü ile istihza etmektedirler. Aynı şekilde bu kişilere bir kerede istitabe uygulamaya veya cezalandırıp haddlerini bildirmeye de devletin gücü yetmeyebilir. Ancak mücerred olarak şeriatın ilan edilmesi ile bu kişilerin yaptıkları İslam karşıtı ameller, cezalandırılması gereken ameller olarak isimlendirilmiş, cezalarının infaz edilmesi ise sadece uygun gücü elde etme durumunu beklemektedir. Ancak her ne kadar bunlara ceza o zamanki koşullara göre verilemese de, bu türden istihza içerikli beyanatlar veya Allah’ın dini ile taban tabana çelişen görüşler bir daha asla fikir özgürlüğü altında değerlendirilmek sureti ile muhafaza edilmeyecektir. Ne var ki; Eski yasalara göre Allah a davet etmek suç, küfrü açıkça yapıp ona davet etmek ise korunmaktaydı. Oysa yeni devlete göre ise; Allah’a davet etmek meşru ve üstelik tüm vesilelerle teşvik edilen bir şey iken, küfrü desteklemek ve açıklamak yasak olan işler kategorisine geçmiştir.

Bilakis küfür ve masiyet türünden tüm şeyleri imha etmek; Allah Teâlâ’yı tazim etme ve ona kulluğa dayalı bir devletin programında en öncelikli işler arasına girmiştir.

Dördüncüsü: Bazı beldelerde teberrük için gidilen birçok ziyaretgâhlar, türbeler ve toplanma makamları vardır. Oralarda kimi zaman bidat kimi zaman da şirke varan uygulama ve ayinler yapılmaktadır. Üstelik bu yerler bizzat eski yasalardan gücünü alarak ayakta kalıyorlardı. Bunlar da şeriatın mücerred olarak ilan edilmesinden sonra korunaklılığını yitirmiş ve izale edilip sıradan kabristanlara dönüşmesi için sırasını beklemeye geçerler.

Beşincisi: Devletin üzerine düşen asli görevlerinden birisi de şudur ki: Devlet derhal halkının gerek sağlık ihtiyaçlarını gidermek için gerekse de, halkı düşman devletlere muhtaç etmeyecek şekilde zirai ve hayvansal ihtiyaçlarını gidermek için çabalamalıdır. Ta ki tuzak kuranlar dış ve iç düşmanlar bu durumun zayıflığını kullanıp ülkenin siyasetine tahakküm etme gücünü bulamasınlar. Aynı şekilde bağımsızlığını muhafaza konusunda devlet, en önemli dal olan gerek hafif gerekse de ağır sanayisini de güçlendirmelidir. İşte tüm bu şeyler malı, canı ve nesli muhafaza altına alma anlamında şeriatı tatbik etmenin uygulamalı şekilleridir. Fakat yukarıdan beri vurguladığımız gibi tüm bu şeyleri yönetimi devralır almaz bir defada hemencecik yapmak mümkün olmayabilir.

Ancak ne var ki, Şeriatın egemenliğinin ilan edilmesi;  Devleti şantaj ile güç ve yetkilerini düşmanın eline vermeye mecbur bırakacak hiçbir anlaşmaya bağlı kalmak zorunluluğundan kurtarmak demektir.

Altıncısı: Bazen İslam devleti kendisini önceki cahili nizamdan beslenen kötü niyetli fasit kişilerin karşısında bulabilir. Bu ifsat ehli kişiler halkların gelir kaynaklarını sömürerek, memleketin zenginlik kaynaklarını ve projelerini tekeline almış ve kendilerine hass özel bir takım mülkler veya sınırlar edinmiş de olabilirler. Veya bankalar aracılığı ile zor durumda kalan halklara faiz karşılığında ödünç para vererek borçlandırıp köleleştirmiş de olabilir. Bu kişilere ilk anda müdahale edip halka ait olan kaynak ve paraları iade etmek hemen mümkün olmayabilir. Fakat her ne kadar bunu yapamasa da, bir banka gelip ”ben falancaya falan tarihte falan vadeli tarihe kadar şu kadar para verdim ama o sadece borcun aslını ödeyerek fazla faizini vermedi. Ey devlet avukatınla icra memurunla gel benim o kişiden alacağım olan faizi al.” derse devlet ne yapmalı? Elbette ki bunu yapmamalıdır. Çünkü şeriatın ta ilk günden itibaren ilanı ile birlikte faizi haram olan işler kategorisine dâhil edilmişti. Diğer tüm örnekleri bunlara kıyas ederek cevaplayabilirsin.

Peki, o halde gelin soruyu yenileyelim. Biz, İslamcılardan güçlerinin yettiğinden fazlasını mı talep ediyoruz? Hayır vallahi.! Fakat mesele çok basit olarak ya İslam ya da gayri İslam’dır. Ya şeriatın kanunları ya da sonradan koyulmuş kanunlar meselesidir. Yukarıda verdiğimiz örneklerde çıkaracağımız birçok ders mevcuttur. O dersler nedir diye sorulacak olursa, bunun cevabını da önümüzdeki oturumda vereceğiz Allah’ın izni ile. Konuyu takip etmeye devam edin.

Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

İyad Kunaybi

Tercüman twitter: Ebu Hasan Mehmet @ebusalep

Ümmeti İslam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir