(Emniyet ve İstihbarat) Emniyetin Tarifi ve İslam’daki Meşruiyeti ve Önemi

siber-istihbarat-nedir

2013 yılında ABD saldırısında şehid olan El Kaide’nin önde gelen liderlerinden ve istihbarat yetkilisi Ebu Ubeyde Abdullah el Adem Makdisi’nin bu önemli makalesini gündeme binaen bir kez daha sunuyoruz.

Şehid El Kaide Lideri Abdullah el Adem’in Günümüze Işık Tutan Nasihatleri:

Şehid El Kaide Lideri Abdullah el Adem’in Günümüze Işık Tutan Nasihatleri

(Emniyet ve İstihbarat) Emniyetin Tarifi ve İslam’daki Meşruiyeti ve Önemi

Allah’ın adıyla. Allah’a hamd; Rasulü Muhammed’e ailesine ve ashabına salât ve selam olsun.

Allah azze ve celleye tevekkülden sonra Şeyh SeyfulAdl’ın “Emniyet ve İstihbarat Dersi”nin şerhine başladık. Bu dersimizde; dış ülkelerdeki gizli işlerimizde kendimizi korumamızı sağlayacak konuları ve aynı şekilde düşmana nasıl saldırmamız gerektiğini öğreneceğiz. Gizli işlerde en önemli konulardan birisi Emniyet ve İstihbarat dersidir. Çünkü bu ilim dalını bilmeyip öğrenmezsek gizli işlerimiz için şehirde nasıl hareket edeceğimizi bilemeyiz.

Bu derste öğreneceğimiz bilgiler birçok cihad hareketinin tecrübelerinden elde edilen bilgilerdir. Bununla birlikte CIA, Mossad ve KGB gibi gizli istihbarat servislerin koyduğu kurallar ve uyguladığı yöntemleri de içermektedir. Bu derste inşaAllah ikisinin karışımını göreceğiz.

CIA, Mossad ve KGB gibi istihbarat birimlerinde çalışacak olan ajan adayları en az iki sene bu ilmi öğrenirler ve sonra ajanlığa başlarlar. Bu dersler istihbaratların daha özel ve gizli birimlerinde çalışacak olan kimselere öğretilir. İstihbaratların da kendi içlerinde operasyonlar için tahsis ettikleri özel birimleri vardır. Bu ilmi özellikle bu bölümdeki insanlar öğrenirler.

İlk önce güvenliğin tarifi ile başlayalım. Gizli işi üstlenen “casusun” girmek istediği birimlere, topluluklara, cemaatlere ve ülkelere girebilmesi için lazım olan davranış biçimleri, ilkeler ve yapması gereken diğer bütün amelleri içerisinde bulunduran şeye el-Emn yani güvenlik diyoruz. Emniyet bilgisi ayrıca kendi cemaatimizin yani saflarımızdaki hasarın hafiflemesini sağlar.

Düşman herhangi bir cihad cemaatine sızmaya çalıştığı zaman bunun yollarını araştırır. Eğer bizler cihadi hareketler ve cemaatler olarak ülke istihbaratların cemaatlerin içine girmek için uyguladıkları emniyet yöntemlerini bilmez ve önlemlerimizi almazsak kolaylıkla bizim içimize sızarlar ve dolayısıyla amelimiz başarısızlığa uğrar.

Tağutlara karşı cihadi hareketler ilk başladığında bu ilim bilinseydi ve hak ettiği gerekli ehemmiyet verilseydi şuandakinden çok daha iyi düzeyde olurdu.

Ben şimdi güvenliğin öneminden bahsedeceğim. Emniyetin önemi düşmanın karşısına ansızın çıkıp onu şaşırtmayı beraberinde getirir. Düşmanın beklemediği anda karşısına çıkmak savaşta zaferin yarısıdır.

İngiliz Wullar, Dehart,Joluo, Alman KlauWitz ve Stalin gibi şahsiyetler savaşın ilkeleri hakkında çeşitli yazılar yazmışlardır. Bunları yazarken üzerinde en çok durdukları konu el-Mufacea dediğimiz ‘düşmanın beklemediği anda karşısına çıkmak’konusu olmuştur.

Eğer girişeceğimiz savaşta zayıf olan taraf bizsek düşmanın beklemediği bir anda ilk darbeyi yaparak düşmanı şaşırtmak olmazsa olmazdır, eğer savaşı kazanmak istiyorsak bunu mutlaka yapmamız gerekir.

Örnek olarak pusuları ele alalım. Pusularda düşman karşısına aniden hiç beklemediği bir anda çıkmazsanız başaramazsınız. Bununla birlikte eğer biz düşmanı şaşırtacak ilk hamleyi yapmamız demek onu felç etmek demektir.

Eski İsrail İstihbarat Başkanı Azer, tarihte vuku bulan 40 savaşı incelemiştir ve şu sonuca varmıştır: bu el-mufacea yani düşmanın karşısına aniden çıkma ve darbe vurma ilkesini gerçekleştirip de kazanamayan hiçbir taraf olmamıştır.

Emniyet ve güvenlik bilgilerinin kendisi de savaşın ilkelerinden bir ilkedir. Biz bu ilkelerden yoksun bir şekilde meydana çıkarsak bu bizim başarısızlığımıza yol açar. Biraz önce söylediğim gibi biz eğer bu bilgilerden yoksun olur ve cihadımızda bunu uygulamazsak düşman bizim bu zaaflarımızdan istifade ederek bizi başarısızlığa doğru götürür.

Emniyet bilgisinin ilki düşmanı şaşırtacak ilk hamleyi yapmayı gerektirmekken; ikincisi de emniyet savaşın ilkelerinden bir ilkedir. Bunlar elde edilmeksizin savaşa girilmez.

Emniyet bilgisi ayrıca düşmanın saflarımıza girmesini, içimize sızmasını önler Allah’ın izniyle. Emniyet birimi olmayan bir cemaat; cemaat değildir! Cemaatteki bu emniyet birimi hem Müslüman ve mücahid cemaatlere sızmaya çalışan casusları tanır, hem de cemaatte bulunacak olan adamların kimin hangi işe yarayacağını veya yaramayacağını tayin ve teşhis edecek olan birimdir. Ayrıca kimin casus olup olmadığını da bu emniyet birimi belirler.

Arap ülkelerini aslen yöneten ve egemen olan iktidarlar değil istihbarat birimleridir. Ve istihbaratın yönettiği ülkeler de büyük bir hapishaneden ibaret haline gelir. Bu da o ülkenin helakıdır. Çünkü ülke ilerleyemez ve insanların özgürlükleri kısıtlanmıştır. İstihbarat adamı her şeye sürekli şüpheci bir gözle bakar ve herkesi casus gibi görür. Asıl olan ise suçu ispat olana kadar herkesin suçsuz olduğu ilkesidir, şeriatta da diğer hukuklarda da bu böyledir. Ama böyle bir ülkede bu tam tersine dönüşür, suçsuzluğu ispat olana kadar herkes suçlu konumundadır orada.

Biz şu an İslami-Cihadi cemaatlerde istihbaratı öğreniyoruz. Bu yüzden biz onlar gibi değil tam tersi olmalıyız. İslami cemaatlerde istihbaratın yönetime, yöneticilere tabi olması lazımdır. Yani bizde Arap ülkelerindeki gibi istihbarat ülkeyi yöneten olmayacak, aksine istihbarat cemaatin yönetiminin bir birimi olacak inşaallah. İstihbarat yöneticilere uyacak. Mesela Batı ülkelerinde durum böyledir, Araplardaki gibi değil. İstihbarat birimleri siyasilerine, ülkenin yönetimine uyarlar. Arap ülkelerindeki gibi ülkelerde diktatörlük hâkim olduğu için ne din ne de dünya işleri düzene girer. Tıpkı İbni Teymiyye’nin (r.h) Hariciler fırkası ile ilgili ne din ne de dünya işleri düzene girer dediği gibidir.

Şimdi İslam’da şeri açıdan emni amelin (emniyet çalışmasının) hükmünü göreceğiz. Emniyet (güvenlik) çalışırken sarılmamız gereken sebeplerden meşru bir sebeptir. Allah Azze ve Celle her şey için bir sebep yaratmıştır. Bu emniyet sebebini de kim alır, kullanır ve istifade ederse o ıslah olur.

Bir ev örneğini ele alalım. Bildiğimiz gibi ‘Kavaid’ dediğimiz esasın temeli ne kadar sağlamsa o ev o kadar sağlam olur. Suikast, adam kaçırma, baskın gibi herhangi bir gizli operasyon yapacaksak bu amelimizde emniyetin rolü evin temeli gibidir. Bizim bu amelimizin ne kadar başarılı olmasını istiyorsak önce emniyetimizi o kadar güçlü bir hale getirmemiz lazımdır.

Batı ülkelerine bu tür niyetlerle giden birçok kardeş başarısızlığa uğruyor, operasyonu gerçekleştiremiyor. Neden? Çünkü bu ‘emni’ tedbirlere sebeplere gerekli önemi vermiyor. Dış ülkelerde bu tür operasyonlara niyetlenen, bunları düşünen herkesin kendisini korumasını öğrenmesi için önce bu dersi alması lazımdır. Bir takım kardeşlerin kısa bir süre önce Amerika’da yakalandığını duyduk. Neden yakalanmışlar? Silahı silah tüccarından satın aldıkları için! Bilinen bir gerçektir ki silah tüccarları istihbaratın adamlarıdır. Böyle bir işe girişen kişinin böyle bir hatayı yapmaması lazımdır.

Cep telefonu kullanmak, aileni ziyaret etmen buna benzer yapmaman gereken emniyete muhalif şeylerden dolayı bu tür ameller başarısızlığa uğrayabiliyor. Bu tür gizli bir iş yapmak isteyen kardeşin nasıl olması lazım? İki türlüdür.

Birincisi, emni icraatları yerine getirmesi lazımdır. Emniyetle güvenlikle ilgili gerekeni yapması lazımdır. En az bunun kadar önemli olan ikincisi ise, duygusal olmamalıdır. Ailesini özledi cep telefonu ile ailesini aradı, bütün her şey bitti. Böyle bir işe giriştiği zaman kişi bu duygusallıklarını, şuurlarını, hissiyatlarını bir tarafa bırakacaktır. Şu an bu konu aile ve çocuk, mücahidlerin zayıf noktalarının başında geliyor. Birçok mücahid bu noktadaki zaaflarından dolayı ya öldürüldüler ya da esir alındılar. Aranan bir kimse hakkında MOSSAD’ın uyguladığı şey ailesine ulaşmaktır. Birisini arıyorsa ailesine ulaşır.

Şimdi emni amelin şeri açıdan hükmünü görelim.

“Onlara karşı gücünüzün yettiğince kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bunlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı korkutasınız.” [Enfal: 60] Düşmana karşı hazırlıkla emrolunduğumuz bu ayetin gerektirdiği güçlerden biri de emniyettir.

“Onlara güven ya da korku ile ilgili bir haber gelecek olsa hemen onu yayarlar. Oysa onu Peygamber’e yahut içlerindeki yöneticilere götürselerdi o haberi inceleyip sonuç çıkarabilecek olanlar onu bilirlerdi.” [Nisa: 83] ‘Şayia’ dediğimiz asılsız iddiaların yayılması da yine İslami cemaatlerde olmaması gereken şeylerden biridir. Emniyet hakkında ve korku hakkında “falan yakalandı” “falanca yere saldırıldı” “falancaya şöyle bir şey oldu” gibi bir haber geldiğinde bundan emin olunmadan bunun yayılmaması lazımdır. Biz bu ilimle bunu da öğrenmiş oluyoruz.

Bu ayetin nüzulünce biz cemaatle ilgili herhangi bir haber duyduğumuz zaman cemaatin fertleri arasında bunu yaymamız caiz olmaz, doğru olmaz. Bunu gidip direk emirle konuşmak gerekir. Çünkü ayetin devamında “Oysa onu Peygamber’e yahut içlerindeki yöneticilere götürselerdi o haberi inceleyip sonuç çıkarabilecek olanlar onu bilirlerdi” diyor.

“Ey iman edenler! Tedbirinizi alın.” [Nisa: 71] Ayet-i kerimede biz tedbir almakla emrolunduğumuza göre bu ilimde bunu gerektiriyor. Kehf suresinde de şehre yiyecek bir şeyler alması için gönderilen birisine yumuşak, latif ve iyi davranıp, kendisini kimseye hissettirmemesi tembih ediliyor, yani gizlilik. Tedbirli, dikkatli, ihtiyatlı davranın ki sizi kimse fark etmesin.

Her şeyin müsebbibi olan Allah Azze ve Celle, dünya hayatında koyduğu yasalar gereği her şeye bir sebep yaratmıştır. Meryem aleyhisselam kıssasında olduğu gibi. Doğum esnasında zor bir durumda olmasına rağmen Allah Azze ve Celle kendisine o kuru hurma ağacını sallamasını emrediyor. Yani hurma istiyorsan hurma ağacından hurmayı döktürmen gerektiği gibi her işin bir sebebi vardır. Bizim de bu sebeplere sarılmamız gerekiyor.

‘Tevâkul’ (gevşeme, tedbiri almadan işi Allah’a havale etme) diye bir şey Allah’ın dininde yoktur. Tevekkülü alıp sonra Allah’a havale etmek vardır. Biz Müslümanlar olarak sebeplere sarılmadığımız için bu haldeyiz. Düşmanımız olan kâfirler ise sebepleri gerçekleştirdikleri için şu anda üstün durumdadırlar. Allah Azze ve Celle kimseye torpil geçmez. Müslümanların devleti zulmetse Müslüman olmasına rağmen bu devlet yıkılır, ama kâfirlerin devleti adaletle hükmetse kâfir olmalarına rağmen devlet yıkılmaz. İbni Teymiyye’nin de buna benzer bir sözü vardır. Sebeplere sarılana Allah Azze ve Celle çalışmasının karşılığını verir, bu konuda kimseye bir ayrıcalık tanımaz.

Bunlar Kur’an’dan delillerimizdi, şimdi emniyetle ilgili Sünnet’ten delillerimiz şunlardır: “Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi kişinin İslam’ının güzelliğindendir.” İnsan, bu hadisle amel ettiği zaman şahsi emniyetini muhafaza eder. Kendi hareketinde kendisine lazım olandan başka bir bilgi kendisine yüklenmemesi gerektiğini anlar. Onun yapması için ona özel ne lazımsa ona sadece o verilmelidir. Onun haricinde başka önemli, tehlikeli bilgilerin kendisine verilmemesi lazımdır.

Rasulullah’ın -sallallahu aleyhi ve sellem- “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun” hadisi vardır. “Susmak hikmettendir, onu da çok az insan yapabiliyor” diye bir söz de var. Cemaatle çalışan bir kimsenin cemaat dışındaki insanlara cemaatle ilgili bilgileri asla aktarmaması lazımdır. Hatta cemaatten olan ama seninle aynı birimde çalışmayan kişilere bile sadece seni ilgilendiren bilgileri aktarmaman gerekir. Yani her grup ve her fert sadece kendisini ilgilendiren bilgilerle donatılmalı ve kendisini ilgilendiren bilgileri diğer birimlere aktarmamalıdır.

Örneğin medya basım yayın biriminin istihbarat biriminde olan bitenden haberdar olması gerekmiyor. Her birim ve her fert kendi bilgisini kendisine saklamalıdır.

Hadisi-i şerifte “İnsandan önem vermediği öyle bir söz çıkar ki o söz yüzünden cehenneme sürüklenir” diyor. Bazen insan önemsiz, söylesem ne olur dediği öyle bir şey söyler ki gerçekten söylememesi gereken tehlikeli bir şey söylemiş olur ve farkında da değildir. İstihbarat senden, başkasından, bir başkasından duyacağı bir kelimeye dayanır. Senden bir kelime duyar öbüründen bir kelime duyar hepsini topladığı zaman aradığı bilgiye ulaşır.

Örneğin siz gittiniz Ebu Muhammed el-İstanbuli dediniz sadece bu bi
lgiyi istihbarata verdiniz veya istihbarat bunu duydu. Bu bilgi tek başına bir şey ifade etmiyor ama başka birisinden Ebu Muhammed’in gözlük taktığını öğrendiler. Başka birisinden bu şahsın yaşının 20 ile 30 arasında olduğunu öğrendiler. Başka birisinden Ebu Muhammed’in 10 gün önce çıktığını öğrendiler. İstihbarat herkesten az bir şey almıştır ama bütün bilgileri topladığı zaman o gün çıkanlara bakar, o gün çıkanlar arasında gözlük takanlara bakar, o gün çıkıp gözlük takanlar arasından yaşı 20 ile 30 arasında olanlara bakar ve böylelikle Ebu Muhammed’in kim olduğu ortaya çıkmış olur. Sen sadece bir şey söyledin ama senin gibi birer şey söyleyenlerden o adam hakkında bütün bilgileri toplamış oldular. Yani önemsiz zannettiğiniz bir bilgiyi verirsiniz ama bu istihbarat adamı için önemli bir bilgidir. Onlar o bilgiyle yetinmeyip kafalarını çalıştırarak, başka senin gibi önemsiz diye kendisine bilgi verenlerin bilgilerini toplayarak hedeflerine ulaşırlar.

İstihbarat adamı zaten zeki insanlar arasından seçilir, sıradan insanları bu birinler almazlar. Örneğin İsrail devletinde istihbarat adamları askeri dalda üstün başarı gösterenlerin arasından seçilir. Zekâ, deha, davranış güzelliği yönünden istihbarat adamı sıradan insan gibi değildir, olmamalıdır.

MOSSAD’da istihbarata seçilenlerden birinin şu kıssası anlatılır;

İstihbarat biriminde çalışmaya hak kazanmaları için insanları bazı sınavlardan geçiriyorlar. Birine demişler ki şu eve gidip -sıradan bir insanın oturduğu herhangi bir ev- elinde bir bardak su ile evin penceresinden dışarı bakacaksın ve bunun için de beş dakikan var. Yani insanların zekâlarını kullanmalarını istiyorlar bakalım beş dakikalık bir sürede nasıl bir yöntemle bunu başarabilecek. O da kapıyı çalınca karşısına çıkan ev sahibesi kadından, biz bir film çekiyoruz sizin evinizden de bir görüntü almamız lazım benim pencerenizi açıp dışarıya bakmam mümkün mü diyerek izin almış. Pencereden bakarken bir bardak da su istemiş ve beş dakika içerisinde kendisinden istenilen şeyi gerçekleştirmiş.

Bunun bir benzeri sünnette de mevcuttur. Ahzab savaşından önce de Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- “Kim bana düşmandan haber getirir” diye sorduğunda Huzeyfe -radıyallahu anh- bu görevi üstlenip aralarına sızmıştı. Onlar da aralarına birisinin sızıp sızmadığını anlamak için herkesten, yanındakine kim olduğu sorusunu sormasını istediler. Tam bunu duyar duymaz Huzeyfe yanındakine, ondan önce davranıp sen kimsin diye soruyor. Yani istihbarat adamının üstün zekâsını kullanması lazımdır.

Rasulullah’ın (s.a.v) “İhtiyaçlarınızı gizlilik içerisinde giderin” hadisi vardır. Örneğin evlilik, herkesin yaptığı dünyevi bir iştir. Böyle bir işte bile doğru olan evlilik işi kesinleşene kadar kimseye anlatmamamızdır. Evlilik gibi bir işte bile gizliliğe önem göstermemiz gerekiyorsa cihadi bir amelde cemaati ilgilendiren, İslam ve ahiretimizi ilgilendiren bir amelde gizliliğe elbette daha çok önem göstermemiz gerekir.

Çünkü her nimete sahip olanı kıskanan birisi vardır o yüzden işlerinizi halletmekte gizlilikten faydalanın.

Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah tarafından korunuyor olmasına rağmen bu tür tedbirleri alıyordu. O’nun hayatı bu tür örneklerle doludur. Örneğin hicretinde aldıkları tedbirler gizlilik, emniyet ve korunmak adına bizim için en büyük örnektir.

İlk yaptığı kendi yatağına Ali’yi -radıyallahu anh- yatırmasıydı. Bunu müşrikler kendisini hala yatağında zannetsin diye yapmıştı. Bu yüzden Ali b. Ebi Talib -radıyallahu anh- İslam’da ilk fidai (kendini İslam için feda eden) olarak isimlendirilir. Ebubekir’in -radıyallahu anh- yanına da tedbirden dolayı kaylule (öğlen uykusu) vaktinde gitti. Çünkü o vakitte insanların neredeyse hepsi uyku halinde idi. Ebubekir’in -radıyallahu anh- evinden çıktığında da fark edilmekten korunmak için ana kapıdan değil arka kapıdan çıktı. Medine’ye direk gitmemişti tam ters istikametteki mağaraya yönelmişti. Mağarada kaldığı sürece de Ebubekir’in -radıyallahu anh- oğlu Abdullah’tan kendisine sürekli Mekke’den haber getirmesini istemişti. Ebubekir’in -radıyallahu anh- kızı Es
ma onlara yemek getiriyordu. Yemek getiren olarak bir kadını seçmeleri ise böyle bir işte genelde kadının şüpheleri üzerine çekmemesiydi.

Amir’de Esma ve Abdullah’ın gidiş gelişlerinden oluşan ayak izleri kaybolsun diye sürülerini sürekli orada otlatıyordu. Üç gün sonra yola çıkmalarının sebebi takibat operasyonlarının azalmasını beklemeleriydi. Yolda kendilerine rastlayan bedevi nereli olduklarını sorduğunda sudan yaratıldık manasında Su’danız dedi. Bedevi ise Su isminde bir kabile olduğunu zannediyor. Ebubekir’e de -radıyallahu anh- Rasulullah’ı -sallallahu aleyhi ve sellem- kast ederek, bu adam kim diye sorduğunda Ebubekir -radıyallahu anh- o benim kılavuzum diyor. Sanki O’na yolda kılavuzluk yapıyor gibi. Zaten O bizim ve O’nun, ahirete götüren yolda kılavuzumuzdu. Hem yalan da söylememiş oluyorlardı. Buna tevriye (bir söz söyleyip uzak manasını, karşısındakinin tahmin etmediği manayı kast etmek) deniyor.

Sahabe’nin de (radıyallahu anhum) hayatında bunlara dair çok örnekler vardır. Naim bin Abdullah ile Ömer bin Hattab’ın (radıyallahu anhum) Müslüman olduğu zamanki kıssası buna bir örnektir. Ömer radıyallahu anh Rasulullah’ı sallallahu aleyhi ve sellem öldürmek için yola çıkmış giderken Naim ibn Abdullah radıyallahu anh ona rastlıyor ve nereye gittiğini soruyor. Niyetini anlayınca O’na hemen hedef değiştirtiyor, git önce kardeşinin halini düzelt O da Müslüman oldu diyor. O vakitte Naim radıyallahu anh iman etmişti fakat bunu gizliyordu. Dolayısıyla Ömer radıyallahu anh hala onu müşrik zannediyordu. Ve iman ettiği anlaşılmasın diye Rasulullah demiyor sadece Muhammed diyordu.

EMNİYET VE FERTLERİN BU KONUDAKİ ROLLERİ

Cemaatte her ferdin bir diğerinden farklı bir vazifesi ve rolü vardır. Dolayısıyla alması gereken tedbirlerin, güvenlik önlemlerinin de birbirinden farklı olması gerekir. Cemaatin lideri konumundaki bir kişi ile cemaatten herhangi bir ferdin sahip oldukları bilgiler farklı olduğu gibi almaları gereken tedbirler, önlemler de faklıdır. Örneğin cemaatin gizli, askeri birimlerinde çalışan bir kimsenin alması gereken tedbirlerle açıktan çalışan, insanlara nasihatlerde bulunan Şeyhlerin -yine cemaatin üyesidir ama ekranlarda gözüküyor, insanların arasına katılıyordur- alması gereken tedbirler aynı değildir. Mademki herkesin cemaatteki görevi farklıdır, o zaman herkes o görevinin gerektirdiği tedbiri almak zorundadır.

İfrat (aşırıya gitmek) ve tefrit (ihmal etmek) arasında emniyet
Her işte olduğu gibi bu işe de hak ettiği derecede ehemmiyet vermeliyiz. Aşırı da gitmememiz lazım gevşek davranıp hepten ihmal de etmememiz lazımdır. Bu hususta mubalağalı davranan, emniyeti abartan kimse daha çok dikkatleri üzerine çeker. Böylece ortada bir şey yokken kendisini ihbar etmiş oluyor. Aynı şekilde böyle gizli bir iş ile mükellef olan kardeş de gerekli tedbirleri almaz, sebeplere sarılmazsa tehlikeli bir duruma düşer. Herkes cemaatindeki pozisyonuna göre emni tedbirleri almak zorundadır. Davet çalışmalarıyla, insanların arasına katılmakla mükellef olan kimse boşu boşuna kendisini gizlemeye çalışmamalı. Ama diğeri de gizli bir iş yapıyorsa insanların arasına karışmamalı. Şeyh Halid Şeyh Muhammed, Şeyh Ebu Zubeyde gibi insanlar gerçekten tarihi değiştirecek başarılara imza atmış insanlardır. Ama görüntüleri bile yok, çünkü onlar gizli çalışan insanlardandırlar.

Ebu Zubeyde kardeşlerle birlikte oturuyordu ama onlar onun Ebu Zubeyde olduğunu bilmiyorlardı. Ebu Zubeyde’yi yakaladıklarında Amerika, Ebu Zubeyde efsanesini bitirdik, O son çizgiye ulaştı dedi. Onlar için bir efsaneydi. O’na o kadar önem atfediyorlardı ve yakalamak için o kadar çalışıyorlardı ki Bush bile O yakalandığında, artık O’nu yakaladık bize karşı hiçbir şey yapamayacak diye açıklama yapmıştı. Şu anda Amerika’da hapiste Allahu a’lem. FekkarAllahu esrahu / Allah onu esaretten kurtarsın.

Ebu Zubeyde yaralanmıştı, yaralandığında aynı evdeydik. Ebu Zubeyde yaralı yakalandığında Bush “Tedavisi, hayatta kalması için elimizdeki bütün imkânları kullanmamız gerekir” demişti. Çünkü O’nda çok bilgi vardı ve O’ndan Müslümanların bilgilerini öğrenme maksatlı istifade etmeyi planlıyorlardı.

CIA’nin elinden kurtulan insanların anlattığı kadarıyla Hristiyanların şöyle bir inancı vardır. Allah Azze ce Celle’nin herkesi yaratmak için özel bir kalıbı varmış. Ebu Zubeyde’yi yarattıktan sonra Allah Azze ve Celle o kalıbı kırıyormuş ki O’nun benzeri bir başka kimse olmasın. Onlar diyor ki, tarih boyunca böyle bir kimseyi görmedik.

O bu emniyet ilminde bizim üstadımızdır. Ebu Zubeyde’den biraz bahsettim ki, ders esnasında O’nun sözü geçtiğinde O’nun kim olduğunu bilesiniz. Çünkü siz yeni nesilsiniz ve tarihi değiştiren liderlerinizi tanımıyorsunuz. Biz önce Allah Azze ve Celle’nin fazlı keremiyle sonra da bu tür fedakârlıkta bulunan insanların fedakârlıkları sayesinde buralara geldik. Cihadda ve hicrette onların üstlendikleri rolleri kabul etmemiz, haklarını teslim etmemiz gerekiyor.

Emniyet ve onun gelişen-değişen yöntemleri Emniyet dediğimiz şey sabit değildir, sürekli değişkendir. Bununla birlikte elbette sabit ilkeleri vardır. Ama diğer uygulanış şekilleri çağa göre mekâna göre sürekli değişkenlik arz eder. Eskiden kullanılan birçok emni tedbirler günümüzde kullanmaya elverişli değildir. İletişim ve telekominikasyon o kadar gelişti ki düşman eskiden olmadığı gibi şu anda senin telefonla konuştuğun yerden nerede olduğunu tespit edebiliyor. Bu yüzden hem düşmanın elindeki imkânları bilmemiz-öğrenmemiz; hem de kendi durumumuzu bilmemiz-öğrenmemiz gerekiyor. Ondan sonra nasıl harekete geçeceğimizi nasıl koruncağımızı tesbit ederiz.

Düşmanla giriştiğimiz savaşın silahlı bir savaştan daha çok istihbarata dayalı bir bilgi savaşı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu savaşta kazanacak olan, bilgi olarak düşmanından daha önde olan, düşmanının zayıf noktalarını iyi bilen taraf olacaktır. Bu hakikati düşman da bilmektedir. Bu yüzden karşı tarafın saflarına sızmadıkça, onlarla ilgili bilgileri elde etmedikçe savaşı kazanamayacaklarını idrak etmektedirler.

Düşman teknolojik olarak çok gelişmiş olmasına rağmen beşerden oluşan casus unsurunu kullanmadıkça bir ilerleme kaydedemiyor, istediklerini gerçekleştiremiyor. Teknolojik olarak çok gelişmiş ama yine insan unsuruna ihtiyacı var. Teknoloji ne kadar gelişmiş olsa da tek başına hedefi gerçekleştirmeye yetmiyor. Bu yüzden aklını kullanan, hedefe ulaşmakla ilgili bilgileri toplayan böyle kimselere ihtiyaç vardır.

Örneğin, yerdeki insan casuslar olmadığı müddetçe insansız casus uçaklar hiçbir şey yapamıyorlar. Bu zihinlerimizde iyice yer etmeli, bunu iyi anlamalı ve idrak etmeliyiz.

Düşmanının sana karşı nasıl planlar kurduğunu, nasıl çalıştığını öğrendiğin zaman, ancak o zaman onlarla rahatlıkla mücadele edebilirsin. Düşmanının sana karşı geliştirdiği planları bilirsen, ona karşı sen de planlar geliştirebilirsin. Ama bu yönlerden düşmanını tanımıyorsan, bu hususta cahil isen tanımadığın bir düşmana karşı elbette mücadele sergileyemezsin. Kendini ve düşmanını tanıyorsan, istediğin kadar savaşa mutmain bir halde girebilirsin.
Savaş ancak bilgi üzerine kurulmuş ise kazanılabilir. Örneğin İsrail’in 73’teki savaşı kazanamamasının nedeni, Mısırla ilgili yeterince bilgi toplamamasıydı. Mısırlılar Berlif hattına saldırıyı yapmadan önce İsrail bu bilgiyi elde etmiş olsaydı muhtemelen savaş böyle neticelenmeyecekti.

Şu anda biz belirli bir ülkenin belirli bir kimsenin değil bütün dünya ülkelerinin istihbaratına karşı küresel bir savaş içerisindeyiz. Çünkü hepsi Müslümanlara karşı birleşmiş durumda ve bizim yanımızda da kimse yok. Düşmana karşı hile yöntemlerini, onlara tuzak kurabilmeyi çok iyi bilmemiz lazım. Çünkü karşı tarafta gece-gündüz durmaksızın bize karşı tuzaklar, hileler, desiseler düzenleyen bir düşman var. Bu yüzden onlarla mücadele edebilmek için emniyet ve istihbarat oyununun kurallarını iyi öğrenmeliyiz.

Özellikle içinde bulunduğumuz bu sene ve önümüzdeki bir sene, bu iki sene, Afganistan’daki savaşın neticesini belirleyecek inşaAllah. Kesinlikle Amerika buradan gizli bir şekilde kaçacak. Çünkü Amerika’nın ekonomik gücü bitme noktasına geldi. Kaçacaklarına dair hiçbir şüphe yok ama kendilerinin en az zarara uğramaları ve Mücahidlere ne kadar çok zarar veririz hesabı içindeler.
Mücahidlerin, Amerikalıların kendileri hakkındaki hedeflerini -öldürmek veya esir almak gibi- gerçekleştirememesi için dikkatli olması lazım. Çünkü Mücahidler Amerika buradan çıktıktan sonra da cihad yürüyüşünü sürdürmeliler. Kendilerinin çıkmasından sonra devam etmesi muhtemel olan cihadın önünü kesmek için muhacirlerden mümkün olan en çok sayıda insanı şu anda öldürmeye çalıyorlar. Ta ki kendileri terk ettikten sonra bu işi sürdürecek yabancılar kalmasın. Ve biz teröristlerin kökünü kazıdık diyerek Afganistan’dan çıkabilmek için bunu yapıyorlar. Bu şekilde dünyaya karşı olan itibarlarını da korumak istiyorlar.

Dolayısıyla biz basın-yayın araç gereçlerini kullanarak savaşın bu boyutunda çok güçlü olmalı ve Amerika’nın hezimete uğradığını, Mücahidlerin ise dimdik ayakta olduklarını dünyaya ispat etmeliyiz. Amerika’nın Afganistan’dan çekileceği zamana kadar Mücahidin Allah’ın izni ile hayatta kalmayı başarabilmesi hiçte küçük olmayan büyük bir zaferdir. (Amerika çekildiğinde bir Mücahidin hayatta kalması) Emniyet için genel prensipler demiştik, birincisi el-Yakada (uyanıklık, teyakkuz hali).

Emniyetin esası ‘daima uyanık ve müteyakkız olmak’ tır. Emniyetle ilgili icraatlar değişkendir demiştik ama bunlar emniyetin değişken olmayan sabit ilkelerindendir. Teknoloji, zaman, mekân değişse de bunlar değişmez.
Mücahidin her zaman müteyakkız, dikkatli ve tedbirli olması lazım ki düşmana ilk saldıran, ansızın onu şaşırtacak saldırıyı vuran taraf karşısı olmasın ve bizi şaşkınlığa uğratmasın. (İlk derste el-Mufacea diye bahsedilmişti) Teyakkuz hali, uyanıklık hali atağı ilk gerçekleştiren taraf olmayı sağlar. İlk saldırıyı gerçekleştirmek savaşın temel ilkelerinden birisidir. Genelde, ülkelerin birbirleriyle olan savaşlarında ilk saldıran taraf, kazanan taraf olmuştur.

Hala birçok kimse 11 Eylül yüzünden Amerika’nın Afganistan gibi yerleri işgal ettiğine inanıyor hâlbuki öyle değil. Kendi açıklamalarında bile bu apaçık ortada. Amerika zaten Afganistan’a girmeyi, orayı işgal etmeyi planlıyordu fakat biz 11 Eylülle onlardan önce saldırmış olduk. Yani Afganistan işgaline sebep olarak el-Kaide’yi gösterenler yanılgı içerisindedirler. Onlar zaten saldıracaklardı biz ilk saldıran taraf olduk. Bu ilk saldıran taraf olmakla ilgili zamanı, mekânı, uygun durumları tespit eden, karar veren tabii ki cihadın fikri-askeri olarak önde gelenleriydi.

Çalışmalarıyla ilgili hiçbir evrakın, dokümanın düşmanın eline geçmemesi için Mücahidin sürekli onları muhafaza altına alması lazım. Uyanıklık bunu gerektirmektedir. Mesela gizli işleri yapan Mücahidin elinde bazı belgeler vardır. Evinde oturduğu, seyahate çıktığı veya herhangi bir hareketi esnasında düşmanın eline geçmemesi için sürekli bunları muhafaza altında tutmalıdır. Onları garanti altına almadan kendisi harekete geçmemeli. Yakalanma durumunda herhangi bir şey anlayamamalılar çünkü onlar herhangi bir delil olmadıkça sana bir şey yapamazlar.

Düşman nazarında yakaladıkları Mücahidin değeri onun sahip olduğu bilgilerle doğru orantılıdır. Sen şahıs olarak onlar için önemli değilsin ama senin elindeki bilgiler, ister kâğıt üzerinde doküman olarak olsun ister aklındaki bilgiler olsun, ne kadar çok ise onlar için o kadar kıymetlisin.

Pakistan ordusu tek başına veya CIA ile ortaklaşa gerçekleştirdiği Mücahid evleri baskınlarını, her zaman insanların genelinin uykuda bulunduğu gece saat 3’te gerçekleştirmiştir. Bizde herhangi bir casusu yakalamak için harekete geçeceksek aynen o saati tercih etmeliyiz. Çünkü casus günün o saatine kadar, topladığı bilgileri efendilerine ulaştırmıştır o saatte de mutlaka uyuyor haldedir. Ancak o saatte başarılı bir saldırı gerçekleştirebiliriz. Şer’an buna et-Tebyit ‘gece saldırısı’ deniyor. Ahmed bin Hanbel’e bunun caiz olup olmadığını sorduklarında, onlar bize bu vakitten başkasında mı saldırıyorlar da biz de onlara saldırmayalım diyor.

Teyakkuz ve uyanıklık, uykuda olmama hali değildir. Manen ve bilgi olarak uyanık olmak, haberleri, gündemi takip etmek, düşmanın sana karşı ne yaptığından haberdar olmak bütün bunlar teyakkuz halinin içine giriyor. Şeyh Ebu Zubeyde diyor ki düşmanın haberlerini takip etmek, onun bizim hakkımızdaki planlarından haberdar olmak, bizi nerede ve nasıl vuracağını medyalarında ve gazetelerinde konuşmaları, yazmaları, çizmeleri; bizim onlara nasıl saldıracağımız konusunda ufkumuzu açar. Örneğin herhangi bir ülkenin devlet başkanını öldürmeyi kararlaştırdığımızda haberleri takip ederek ne zaman nereyi ziyaret edeceğini öğrenebiliriz.

Teyakkuz halini koruyabilmenin gereklerinden birisi de istihbaratla ilgili yazılan kitapları okumaktır. Bu konularda daha fazla bilgi sahibi olmak müteyakkız olmamızı sağlar.

Ve esir düşen kardeşlerin tecrübelerinden faydalanmak gerekir. Nasıl yakalandı, sorguda neler soruluyor ve nasıl cevap vermek gerekir vs. Bu tecrübelerden faydalanırsak teyakkuz halini koruyabiliriz.

Emniyetin genel ve değişmeyen prensiplerinden ikincisi, ‘korunmak, önlem almak tedavi etmekten daha iyidir’. (Yakalandıktan sonra kurtulmaya çalışacağına yakalanmadan önlem almak yani) Korunmaktan kasıt düşmanın bizi fark etmemesi için almamız gereken önlemler ve yapmamız gereken icraatlardır. Tedaviden kasıt ise, herhangi bir hatanın vukuundan sonra hasarı azaltmak, göreceğiniz zararı en aza indirmenin yollarını araştırmaktır.

Bir hataya düşmememiz için gerekli tedbirleri ve önlemleri almamız lazım çünkü hata işlediğimiz zaman bu bize çok pahalıya mal olur. Herhangi bir operasyona, amele girişmeden önce önlemleri almak elzemdir.

Benim bir kaidem var, ‘el Emnu Şahsi Mukaddemun Ale el-Amel’. [Şahsi emniyet (kişinin kendi emniyeti) amelden daha önceliklidir.] Çünkü şahıs kendini korumadıktan sonra amelde başarısız olacaktır. Bu şu demek, örneğin karşında bir iş var ama bu işi yaptığında tanınacaksın, yakalanacaksın ya da öldürüleceksin o zaman bu işi terk etmek gerekiyor. Bu kaideyi çok iyi anlamamız gerekir. Bu benim tecrübelerimle ulaştığım bir kaidedir.
Bazıları diyorlar ki; hem amel yapmak istiyoruz hem de kendimizi korumak istiyoruz, o zaman ikisini birden nasıl yapacağız, kendimizi korumak için hiç amel işlemeyelim mi yani. İkisi arasında bir çelişki yok aslında.

Örneğin karşımızda gerçekleştirmemiz gereken bir amel var ama şu anda o işi yaptığımızda yakalanmamız, fark edilmemiz, öldürülmemiz söz konusu. Böyle bir durumda eğer bu amele girişirsek hem amel gerçekleşmeyecek hem de biz bitmiş olacağız. İki zarar birden olacak. Ama herhangi bir iş var, bizde şahsi korumamızı gerçekleştirene kadar bu işi geciktirirsek, belki bu iş biraz daha yavaş yapılacak ve geciktirilmiş olacak ama hem kendimizi korumuş olacağız hem de amel geç de olsa gerçekleştirilmiş olacak.

Ortada bir risk tehlike var ise o işe kalkışmayacağız, o risk ve tehlikeyi ortadan kaldırdıktan sonra o işi yapmamız lazım, gecikse bile! Belki hiç yapma fırsatı bile o işi bulamayabiliriz ama bu da sorun değil. Bizim emniyetimiz yapacağımız işten daha önceliklidir. (‘el Emnu Şahsi Mukaddemun Ale el-Amel’.) Çünkü yakalanman durumunda sadece kendine yönelik bir zarar değil bu, cemaate de yönelik bir zarardır. Özellikle kendisi ile savaştığın düşman bir ülkede yakalanırsan büyük bir problem. Çünkü sendeki bütün bilgiler düşmanın eline geçmiş olacak.
Afganistan gibi güvenli bölgelerdeki çalışman ile diğer seninle savaşan ülkelerdeki çalışman aynı değildir. Çünkü orada adamlar sürekli teyakkuz halinde ve seni arıyorlardır. Emniyeti gerçekleştirmeden, kendimizi koruma altına almadan böyle bir amele girişmememiz gerekir.

Amellerimizi planlı programlı bir şekilde yapmalıyız demiştik. Amellerimizde başa gelebilecek en kötü ihtimalleri hesaba katmalı ve hepsine dair çözüm yolunu da bu planın içine koymalıyız. (Özel operasyonlar konusu altında bundan daha detaylı bahsedeceğiz.) Üçüncü prensip, ‘la ifrat ve la tefrit’ (aşırı gitmek de yok, ihmalkâr davranmak da yok).

İfrat ve tefriti daha önce gördük. İfrat bir işte aşırı davranmak, tefritte gerekli önlemleri almayacak kadar gevşek olmak. Dikkatten ve tedbirli olmaktan bahsederken kastımız çok tedbirli olup hiçbir şeye kalkışmamak değil. Yapacağımız işe olan sevgimiz de gerekli tedbirleri almaktan bizi alıkoymamalı.
Özellikle savaşta, genelde ise bütün işlerde acelecilik doğru değildir. Ömer bin Hattab radıyallahu anh bazı emirleri görevden almasının sebebi olarak, onların savaş konusundaki aceleciliklerini (saldırma gibi) gösterirmiş. Bu hususta en layık olanlar düşünerek hareket edenlerdir.

Mesela, bir kardeşimize ameliye yaptıracaksak, o kişi o ameliyeye girişmeden önce ameliyeyle ilgili bütün bilgileri etraflıca kendisine vermemiz lazım. Önlem, tedbir, emniyet bahanesi ile ondan bilgileri gizlememiz doğru değil. Hem onu bir ameliye ile görevlendireceğiz hem de emniyet için ondan bazı bilgileri gizleyeceğiz, hayır, bu işle ilgili bütün bilgileri ona vermemiz gerekir.

Emniyet açısından bilgi verme konusunda titiz davranırsak o zaman ameliye başarısızlığa uğrar. Ameliyeyi gerçekleştirecek olan kişinin bilgi eksikliği yüzünden ameliyenin başarısızlıkla sonuçlanmaması için bütün bilgiler verilmeli bu hususta. Çünkü bütün ameliyelerin başarıya ulaşması ameliyeden önce toplanan bilgilerle doğru orantılıdır. Ne kadar çok bilgimiz varsa o iş hakkında o kadar kazanmaya yakınız, ne kadar az bilgimiz varsa kaybetme ihtimalimiz de o kadar fazladır.

Ameliyeyi gerçekleştirecek olan kişiye onunla ilgili bütün bilgileri vermemiz lazım ama bunun haricinde gereksiz, fazla bilgileri vermememiz lazım. Mesela, sen bu ameliyeyi yaptıktan sonra ikinci olarak şu, şu yapılacak ya da senden sonra birisi şunu yapacak gibi. Ona sadece kendi ameliyesi ile ilgili
lazım olan bilgileri vermeli bunun ötesine geçmemeliyiz. Allah göstermesin o ameliyeyi gerçekleştirecek olan kişinin esir düştüğünü düşünün, eğer siz ondan sonra olacak şeyleri de kendisine söylemişseniz daha büyük bir ameliye ortaya çıkmış olur. Ama sadece kendi yaptığı işle ilgili bilgileri bilirse sadece kendi ameliyesi başarısız olacak.

Dördüncü prensip, bilgi ilgilendirene verilmeli. Bilgi sadece ondan istifade edecek, onu kullanacak olan kişiye verilmelidir. İstifade edecek olan şahıstan kastımız kişinin kendi amelinde kullanacağı bilgiler veyahut da kişinin verdiğimiz bilgiyi başka birisine ulaştırmasıdır. O zaman bilgi uygun şahsa, uygun zamanda, uygun mekânda verilmeli.

Bazıları karşısındakinin güvenini kazanmak için ona fazla bilgi verir, bu büyük bir hatadır. Ona güven duygusu aşılıyorum gibi bahanelerle bu yapılır ama bu doğru değil. Elbette eğitim terbiyesi, mesuliyet ve güven duygusu önemli şeylerdir ama bunlar bizim çalışmalarımıza zarar verecek boyutta olmamalı.
Bazıları da insanlar, cemaatte çalışmalar devam ediyor gibi duygular hissetsin, kalpleri mutmain olsun diye bilgi verir, bu da büyük bir hatadır. İster onların güvenini kazanmak için ister onları kendine güvendirmek için ister onlar cemaatteki çalışmalardan haberdar olsunlar da mutmain olsunlar diye, bu tür gerekçelerin hiçbirisine dayanarak şahıslara lazım olmayan bilgi verilmemeli. Çünkü Allah korusun, bu tür bilgiler esaret durumunda birçok şeyin ortaya çıkmasına sebep olur. Kişilerin kendisine lazım olandan fazla elde ettiği bilgiler kendisine de cemaate de çalışmaya da büyük zarar verir.

Beşinci prensip, bilginin ihtiyaç miktarınca ve uygun zamanda verilmesidir.
Siz düşmana darbe vurabilmek için bilgi toplayarak çalışıyorsunuz, düşman da aynı şekilde size darbe vurabilmek için bilgi toplamaya çalışıyor. O yüzden toplanılan bilginin kıymetini idrak etmemiz lazım. Bazı emirler ameliyeyle görevlendirdikleri kardeşlere işte siz bunu yaptıktan sonra size bunu bunu da yaptıracağız diyerek onları cesaretlendirmek için gereksiz bilgi verirler. Niyetleri doğru da olsa yaptıkları hatadır çünkü yakalandıklarında bilgiler ele geçer.

Ameliyeyi gerçekleştirecek olan kişilerin kendilerine bile verilmemesi gerekir ta ki ameliye esnasına kadar, o zamana o güne o saate kadar onlardan bile gizlenmesi gereken bilgiler bile vardır. Yapacak olan kişilere bile ancak yapacağı anda söyleyeceğiniz bilgiler vardır.

11 Eylülü gerçekleştiren kardeşler bile, Allah hepsine rahmet eylesin inşaAllah, Amerika’da bir ameliye gerçekleştireceklerini biliyorlardı ama ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ta ki oraya vardıkları ana kadar. Sadece pilot olanlar biliyordu ne yapacaklarını, yardımcıları bilmiyordu. Niye gizlendi kendilerinden bu bilgiler; yakalanmaları durumunda, evet bir şey yapacaktık derler en fazla, ama ne yapacaklarını kendileri bile bilmiyorlardır.
Rasulullah’ın da -sallallahu aleyhi ve sellem- uyguladığı bir ilkedir bu. Bir defasında bir mektup veriyor, iki gün sonra falanca yerde aç, oraya gelmeden açma bu mektubu diyor. Mektuptaki talimatlara göre ondan sonra hareket etmesini söylüyor. Tebuk savaşı hariç, zorluğuna binaen, bütün seferlerinde nereye gideceğini gizlerdi Rasulullah.

Bu ilkeye uymanın faydaları; *Cemaatin fertlerinin aynı ihtiyat ve tedbir yöntemi ile eğitilmelerini sağlar. Cemaatteki diğer insanlar emirlerini örnek alırlar, onu taklit ederler. Emir özellikle bu hususlara dikkat ederse, kendisini örnek alan cemaat fertlerine de böylelikle güzel örneklik sergilemiş olur. Nerede nasıl konuşacağını, neyi söyleyeceğini neyi söylemeyeceğini bilen bir kimse emir olmalıdır. Emirin kendisi, itaat edilen kimse olduğu için bu hususlara kendisinin de itaat etmesi gerekir. Böylece fertler de ona uyarak ihtiyatlı, emniyetli insanlar olurlar.

Emirin kendisi örnekliğini kaybetmemesi için kardeşlerine öğrettiği bu ilkeleri uygulamalı, onlara söylediği halde kendisi söylediklerinden farklı davranış sergilememelidir. Özellikle de gerilla savaşında. Çünkü gerilla savaşında sergilenen itaat, şahsın kendisinin gönüllü sergilediği bir itaattir. Diğer savaşlarda onu istihbaratın takip etmesi, hata işlemesi durumunda hapsedilmesi gibi herhangi bir şey söz konusu değildir. Emir bu hususta yanlış yaparsa itaat önemini kaybetmiş olur.

Emirin emni hususlara dikkat göstermesinden dolayı kazandığı başarılar insanların gözünde ona güveni arttırmış olur ve tabiileri arasında daha fazla güven kazanmasına yol açar.

İnsanlar başarılı olan, kazanan emire tabii olurlar. Çünkü insanın tabiatında vardır, kazanmayı, başarmayı sever. Cemaatler için de bu durum böyledir, onlar başarılı olduklarında insanlar ona katılmaya başlarlar. Başarısız olursa bir cemaat, üyelerinin sürekli yakalanması gibi, başkaları ona katılmayacağı gibi kendi fertleri de onu terk eder.

Cemaatler küçük de olsa başarılı ameliyeler gerçekleştirmeli. Çünkü başarı insanları çeker. İnsanların tabiatlarında, güçlü olana tabii olup arkasından gitme özelliği vardır. İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinde söylediği gibi, zayıf sürekli güçlüyü taklit eder. Bizim gerilla savaşçıları olarak yapmamız gereken küçük de olsa başarılı ameliyeler gerçekleştirmektir.

*Ameliyelerin selameti güvence altına alınır.

Ameliye hakkında bilgiler ortaya çıkar yayılırsa, ameliyeyi gerçekleştirmeden başarısızlığa uğrarız. Başarısız olduğumuz ameliyelerde sebep, düşmanın yapacağımız işi duyması (istihbarat toplayarak) ve böylece hazırlıklı olmasıydı.

Büyük bir ameliye yapacağımız zaman onun öncesinde sürekli biz tatbikatlar yaparız. Düşman bu tatbikatlara alıştığı, sürekli yaptığımız bir iş olarak gördüğü zaman saldırdığımız anı da tatbikat zanneder. 1973 yılında Mısır’ın İsrail’e ilk saldırısının başarılı olmasının sebebi de buydu. Mısır 3 yıl boyunca tatbikatlar yapıyordu. 1973 yılındaki saldırıyı da İsrail ilk başta tatbikat zannetti.

*Hataları gidermeye imkân sağlar.

Bilgi yayılmadığı, bizim elimizde kaldığı müddetçe orada var olacak muhtemel yanlışları ortadan kaldırabiliriz. Bu ilkenin ihmali durumunda ortaya çıkacak zararlar;

*Emni örnekliğin kaybedilmesi.

Düşmanın cemaat ve onun gerçekleştireceği ameliyeler hakkında bilgi edinmesinin kolaylaşması. Bunun sebebi bilgilerin yayılmış olmasıdır. Bilgilerin yayılıp ele geçmesinden dolayı hataların giderilmesine güç yetirilememesi.

Bilgide asıl olan zamanı geldiğinde verilmesidir. Hem zaman hem mekân olarak bilginin verileceği vakit bellidir. Bazı vakitler de vardır, bilgi alışverişinin tamamen yasak olması gerekir o vakitlerde, büyük operasyonların öncesi ve sonrası gibi. Çünkü bu vakitlerde düşman hazırlıklı ve uyanık olur. Bu hususa riayet etmemelerinden dolayı bazı kardeşlerden yakalanıp idam edilenler oldu. Ameliyeyi yaptıktan sonra arayıp haber veriyorlar biz başarı ile tamamladık, şöyle şöyle yaptık diye. Tabii düşman da o anda bütün konuşmaları dinlediğinden dolayı yakalandılar ve idam edildiler.

Bir grubu ameliye için gönderdikten sonra artık onlarla bağlantını kesmen gerekir. Düşman bu hususlarda aktif oluyor ve bu haldeyken bizim bu tür bilgi alışverişlerinde bulunmamız tamamen hatadır. 11 Eylül’ü planlayan Halid Şeyh Muhammed’e sormuşlar, neden haberleri dinlemiyorsun diye, o da, biz haberleri yapana kadar dinlemeyiz demiş. Hattab da aynı şekilde cevap vermiş bir soruya, biz haber yapıyoruz dinlemiyoruz diye. Ama gerçekte emirin haberleri dinlemesi lazım. Tolstoy’un bir sözü var, iki kere okunmayı hak etmeyen kitap bir kere okunmayı bile hak etmiyordur. Düşmanın takibat operasyonlarını hızlandırdığını bildiğimiz dönemlerde kesinlikle bilgi alışverişini durdurmamız gerekir.

Altıncı prensip, bir hata daha büyük bir hataya hatta ölümcül hataya sebep olur.

Bazı hatalar vardır ki ilk ve son hatan olur, patlayıcılar konusundaki gibi. Asla tedavisi, kurtarması, geri dönüşü olmayan bazı hatalar vardır. Örneğin Mücahidlerle çalışan biri Mücahidleri terk edip düşmanın istihbaratı ile çalışmaya başlar, sonra da düşmanın istihbaratını bırakıp yine Mücahidlerle çalışmak isterse bu asla kabul edilemez.

Esir düşen bir kardeşimiz serbest kaldıktan sonra bize geri geldiğinde onu da belli bir süre gözetim altında tutmalıyız. Onu hemen belli mevkilere getirmemeli ve hemen onunla belli bilgileri paylaşmamalıyız.

Çünkü içeride ona ne yaptıklarını bilmiyoruz ve şuan ne durumda oluğundan da tam emin değiliz. Bu ondan şüphe etmemizi gerektirmiyor sadece bu konuda ihtiyatlı davranmamız lazım.

Yedinci prensip, olağan üstü durumlarda hareket etmeyip durağanlaşmak.
Böyle durumlarda düşman sürekli bir araştırma halindedir, bütün organlarıyla (polisi vs.) harekete geçmiştir. Mücahidin de böyle durumlarda kaldığı güvenli yeri terk etmemesi, hareket etmemesi lazım. Mısır istihbaratında olan biri diyor ki, kaçma halinde olan bir kimse birçok sebepten dolayı hareket etmek zorundadır, biz de onu yakalamak için hareket etmek durumundayız ve iki hareket eden mutlaka karşılaşır.

Ebu Hacer Abdulaziz el-Mukrin’in Suud’da Amerikalı birisini kaçırdığında yakalanmasının sebebi, operasyonu gerçekleştirdikten sonra hareket etmesiydi. Arabasından şubheleniyorlar ve o şekilde yakalıyorlar. Bunları biliyor olmasına rağmen O’nu harekete geçiren, benim zannımca, bulunduğu yerin basılacağı, bilindiği, takip edildiğine dair ona istihbarı bir haber gelmiştir o yüzden hareket etmiştir. Yoksa O asla öyle durumda bunları bilen birisi olarak hareket etmezdi.

Olağanüstü durumlarda kişiyi hareket etmeye zorlayan bazı sebepler de vardır. Şimdi O sebepleri işleyeceğiz. (Onları harekete geçiren sebepler bunlar, bunlardan dolayı harekete geçmeleri gerekir değil, hareket edip de tuzağa düştükleri, yakalandıkları durumlar) Bu konuyu diğer derste işleyeceğiz inşallah.

Birincisi, ailesi özellikle eşidir. Onların güvenliği ve onlar hakkında emin olmak için yanlarına gidiyor ya da telefon ediyor böylelikle yakalanmış oluyor.

MOSSAD, aranan birisinin mutlaka eninde sonunda ailesi ile iletişime geçeceğini söylüyor, bunu biliyor yani. Örnek olarak, Hamas’ın askeri liderlerinin çoğu eşi ile birlikte öldürüldü. Bunun nedeni, ailesi takibat altında olduğu halde ailesi ile bağlantı kurmaları. Yahya Ayaş’ın -ki istişhad fikri başarısız sayılır- öldürülme sebebi de babası ile bağlantı kurmasıydı. MOSSAD, onun her Cuma sabahı babası ile telefonda görüşmesi sayesinde ilk önce kaldığı evi tespit ediyor. Ve Yahya Ayaş’ın cep telefonunu kendilerine getirmesi için bir şekilde arkadaşının akrabalarından birisini casus olarak o eve sokuyor. Cep telefonunun içine patlatıcı koyuyorlar ve bir daha aradığında da telefon patlıyor.

Afganistan işgal edildiğinde ailelerin güvenli bir bölgeye götürülmesi gerekmişti. Mısırlı kardeşlerden birisi Kabilli bir Peştun ile evli iken ona demişler ki senin aileni Peştunlar aracılığı ile götürelim. O ise ben Farsçayı iyi biliyorum gerek yok diyerek kendisi ailesini götürmeye gitmiş ve kuzey ittifakı askerlerinin eline düşmüş. Ona çokça işkenceler yapmışlar ve zorla da kadınını boşatmışlar. Ondan sonra da Amerika’ya teslim etmişler. Yani hep böyle aile ile olan ilişkiden dolayı yakalanıyor Müslümanlar.

Kimilerinin de evlerini basıp, kardeşleri götürüyorlar fakat ailelerini bırakıyorlar. Daha sonra başka kardeşler kadınlar hakkında emin olmak için onların evlerine gittiklerinde bakıyorlar ki Muhaberat hala evde. Ve o kardeşleri de yakalıyorlar.

Bu fedakârlık isteyen bir iştir. Mücahidlerin aileleri için duygularına hâkim olması, bu konuda fedakârlık göstermeleri lazım. Duygular seni yönetir ve ele geçirirse, düşman da zaten insanların bu zaafını biliyor, büyük bir problem olur yani.

Yine bunlara örnek olarak, bazı kardeşler gizli işlere girişecekleri zaman bunları yönlendirenler ailenle telefonla görüşmek istiyorsan uzak şehirden arayıp görüşebilirsin ama kesinlikle aileni ziyarete gitmeyeceksin dediler. Bu kardeşler tamam dedi ama işleri esnasında böyle bir ziyarete kalktıkları için yakalananlar çok oldu.

İkincisi, kardeşlerin birbirleriyle görüşmeleri, ameliyeler hakkında birbirlerine sorular sormalarıdır. Kendisi ile birlikte çalışan ya da aynı cemaatte çalışan arkadaşları hakkında bilgi edinmek için arayanlar var, bu da olmaması gereken bir durum. Yine kaldığı yerde güvende olmadığından kaygılanarak, yer değiştirmesi gerektiğini hissetmesi. Ebu Hacer örneğinde olduğu gibi.

Bunların çözümü, tedavisi nasıl ona bakalım;

*Ameliyeye başlamadan önce eşin, ailenin güvenli bir mekâna koyulması, onların güvenliğinin sağlanması. Düşmanın ulaşamayacağı bir yere onları yerleştirmek.

*Kendisi için de daha sonra hareket etmek zorunda kalmayacağı, güvenli bir yer seçmesi gerekir.

*Kardeşlerle bağlantıyı tamamen koparmak gerekir, hareket etmek durumunda kalmamak için.

Afganistan’dan çekildiğimiz dönemde esir alınanların çoğu hep bu şekilde esir alındı. Herkesin birbiriyle bağlantısı olduğundan birinden öbürüne ulaşmaları kolay oldu.

Ebu Zubeyde buradayken Louai Sakka’nın emiriydi ve ona sürekli şu nasihatte bulunuyordu; etrafındaki o halkayı fazla genişletme, daireyi dar tut, irtibat kurduğun kişilerin sayısı gereksiz yere geniş ve fazla olmasın. Ebu Zubeyde bazen O’na kızıyordu. Bir mektubun tercümesi gibi basit bir mesele için O’na gelenler olduğunda tabii ki Ebu Zubeyde O’na kızıyordu ve “senin yerine bunu yapabilecek belki yüzden fazla kişi var böyle basit bir mesele için niye sana geliniyor” diyordu. Daha büyük, daha önemli bir amelden sorumlu isen böyle senden başka onlarca kişinin yapacağı bir işle uğraşmaman lazım.

Gizli ameliyelerden sorumlu böyle işlere girişmiş kardeşlerin, etraflarında kendilerini tanıyan insanların sayısını mümkün mertebe epey az ve sınırlı tutması lazım. Bu yakalanma ihtimalini aza indirir. Seninle irtibatı olan kişilerin sayısı çoğalırsa yakalanma ihtimalin o kadar artar.

Sen böyle bir işten sorumlu emir durumunda isen senden başkasının yapabileceği işlere asla müdahale etmemen gerekir. Başkalarıyla irtibatı sağlamak, birileriyle görüşmek gibi senden başkasının yerine getirebileceği şeylerle uğraşmaman lazım. Senin yanında çalışan birisinin veya yardımcının yapabileceği bir iş ise işi ona bırak, sen yapma. Seninle birlikte çalışanların hepsinin bilmesi de gerekmiyor sadece senin yardımcın yapabiliyorsa diğerlerinin bilmesine gerek yok, onu bu işle baş başa bırak. Böyle gizli işlerde ilk hata son hata olabilir, seninle birlikte kardeşlerin de gider, Allah muhafaza.

*Böyle ameliyelere başlamadan önce bütün önemli işlerin güvence altına alınması, halledilmiş olması.

Bu son saydığımıza örnek olarak şunu verebiliriz. Fransa’da bir ameliye yapacağız ve orada olan bizim kardeşlerimiz var. Bu ameliyeye başlamadan önce orada olan bizim kardeşlerimize haber verip onları oradan çıkarmamız lazım. Ameliye ile bir bağlantıları yok ama bizimle bağlantıları olduğundan dolayı böyle bir olaydan sonra onlar da yakalanacaklar. Bu ihtimali olan kişilerin ameliyeden önce oradan uzaklaştırılması gerekir. Bunu ihtiyaten yapıyoruz. Belli insanların bir yeri aynı anda terk etmesi şüphe uyandırabilir ama ihtiyaten oradaki kardeşlere bir şey olmaması için bunu yapmamız lazım. 11 Eylül’den önce bütün kardeşler daha sonra orada tehlikeli durumda kalmasınlar diye Pakistan’dan Afganistan’a geçmişti. Tabii o sırada Afganistan’da İslam Devleti vardı.

*Saklandığı, ameliyeye hazırlandığı sürece Mücahidin kendisine işlerinde yardımcı olacak bir yardımcı bulundurması lazım.

Senin hareket etmek zorunda kalmaman için bazı işlerini halledecek bir yardımcının olması gerekir.

*İptila olduğunuz herhangi bir şeyin olmaması lazım çaya bağımlılık da dâhil.

Mücahidin adet ve alışkanlıklarının esiri olmaması gerekir. Mesela birçok insanın hayatında belli bir yaşam tarzı vardır ondan taviz veremez, şöyle bir yerde uyuyamayıp böyle bir yerde oturamaması gibi.

Her insanın hayatında belli alışkanlıklarının olması normaldir ama önemli olan bizim bu alışkanlıklarımızın esiri olmamamızdır. Çünkü Allah muhafaza, düşmanın eline düştüğün zaman istihbarat adamları, senin zaaf noktalarını araştırmaya, senin hayatındaki özel şeylerini bile öğrenmeye çalışır ve ona göre sana muamele eder.

Böyle gizli işlerde çalışacak kardeşin sürekli aynı tarz elbiseyi giymemesi, gidip geldiği yerlerde sürekli aynı yolu kullanmaması, hep aynı yerde yemek yememesi, hep aynı ulaşım araçlarını kullanmaması lazım. Çünkü bütün bunlara dikkat etmezse, herhangi bir takibat söz konusu olduğunda düşmanın kendisini kolayca yakalamasına yol açmış olur.

Şeyh Abdullah Azzam’ın şehadeti de bu şekilde olmuştu. Sürekli Cuma günleri aynı yol ile aynı mescide Cuma namazını kılmaya gidiyordu. Düşman da gittiği yola mayın koyup patlattı.

Mesela, bir kardeşi sevdiği Mumbar yemeği sayesinde yakaladılar. Onun bu yemeği sevdiğini öğrenmişler ve bulunduğu bölgede de bu yemeği pişiren dört tane lokanta var. Oraları takibat altına alınca kardeşi yakaladılar. Kardeşin hakkında önemsiz zannettiğin, özel hiçbir bilgiyi vermemelisin. Senin için önemsiz olabilir ama adamlar istediklerine oradan ulaşabiliyorlar. Çok önemsiz zannederiz o bilgiyi ama düşman için çok önemli olabilir.

Avrupa’da yakalanan birçok kardeşe Ebu Hattab’ı sormuşlar. Sordukları sorular arasında hangi yemekleri severdi sorusu bile varmış. Neden soruyorlar çünkü sevdiği yemeği tespit edip onun içine zehir katarak gittiği yerlerde o yemeği ona ulaştırabilirler.
Özellikle düşman tarafından aranan birisi ise kardeşin bu alışkanlıklarının esiri olmaması gerekir. O zaaflarından faydalanılmasın diye bu alışkanlıklarından kişi uzaklaşmalı. Düşman, bu basit gördüğümüz zaaf noktalarını sürekli araştırır ve seni oradan avlamaya çalışır. Ameliye için Avrupa ülkesine çıkan biri artık kendisinin sahibi değildir. Kendine ait değil Müslümanlara aittir. Çünkü bir görevle görevlendirilmiştir. Bunu unutmamalı ve ufak tefek şeyleri terk etmeli.

Milli Güvenlik

Milli güvenlik, ülkelerin maslahatlarıdır. Dış tehditlere maruz kalan her ülkenin – iktisadi olsun başka türlü olsun- bir maslahatı vardır. Örneğin Amerika’nın Arap ülkelerindeki petrole ihtiyacı olduğundan dolayı oradaki petrol rezervleri herhangi bir tehlikeyle karşı karşıyaysa Amerika’nın da güvenliği, maslahatı o tehlike ile karşı karşıya demektir. Mesela Türkiye’nin Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasını istememesinin sebebi Türkiye’nin milli güvenliğine bir tehlike arz etmesidir.

Milli güvenlik derken ki kastımız içerideki güvenlik değildir, ülkenin sınırları dışarısında ülkeyi ilgilendiren ama onun maslahatlarına zarar verme ihtimali olan şeylerdir. Ülkeden ülkeye değişen bir olgudur bu. San Marino gibi küçücük, kendi sınırları haricinde fazla bir maslahatı olmayan bir ülkenin durumu ile Amerika gibi neredeyse dünyanın her yerinde kendisine ait maslahatları olan bir ülke bu konuda aynı durumda değildir. Amerika’nın dünyanın herhangi bir yerindeki maslahatına zarar verildiği zaman bundan dolayı Amerika savaş çıkarır ama San Marino için durum böyle değildir.

Emniyet Teşkilatı Türleri

Her ülkenin o ülkeyi koruyan farklı türlerde emniyet teşkilatı vardır.

Birincisi, silahlı kuvvetler yani ordudur. Ordunun asıl görevi dış düşmanlara karşı ülkeyi savunmak ve korumaktır. Bizim ülkelerimizde ise ordunun görevi sistemi korumak ve onu yıkmaya çalışanları etkisiz hale getirmektir.

İkincisi polis teşkilatıdır. Bunların da asıl görevi, ülkedeki insanların güvenliğini sağlamaktır.

Üçüncüsü askeri istihbarattır. Bu savunma bakanlığına bağlıdır ve personeli ordudandır. Bunlar da ordunun gizli bilgilerini ve sırlarını korumakla görevlidirler. Yine orduya casusların sızmasına engel olmak onların görevlerindendir.

Dördüncüsü ise sivil istihbarattır ve içişleri bakanlığına bağlıdır. Bunların asıl görevi de yine rejimi korumaktır.

Beşincisi, dış istihbarattır. Bu da cumhurbaşkanlığına bağlıdır. Görevleri, devletin lehine dışarıda istihbarat faaliyetlerinde bulunmaktır.

Amerika’da dış istihbarattan CIA, iç istihbarattan FBI sorumludur. Tanzim’ul-Kaide’nin dış istihbaratına KI, iç istihbaratına da F1 bakar.

CIA mutlaka her sabah Amerikan başkanına dünyadaki gelişmelerle ilgili bir rapor verir. Buna göre o da kendi siyasetini belirler. CIA’nin verdiği raporlar içerisindeki bilgiler ham bilgi (yorumsuz, herhangi bir ekleme çıkarma olmaksızın sadece toplanılan bilgiler) de olabiliyor; başbakandan, iç işleri dış işleri bakanından ya da istihbaratın kendi özel birimlerinden o bilgilerin altına bazı notlar eklenmiş haliyle de olabiliyor.

İstihbarat Dışarıda Nasıl Bilgi Toplar?

İstihbaratın istasyon dediğimiz bilgi toplama merkezleri vardır. Bu istasyonların her birinde de oranın sorumlusu olan bir şef ve o bölgede onlara uşaklık eden gizli insanlar vardır. Bu istasyonlar belli bir isim, örtü altında çalışırlar. Dışarıdan, oranın herhangi bir ülkenin istihbaratının istasyonu olduğu bilinmez. Bu örtü mesela konsolosluk olabilir, onun bünyesinde çalışıyor olabilirler. Bir haber ajansı da olabilir. Ticari iktisadi bir proje de olabilir, yol şirketi gibi. Sivil toplum kuruluşları da olabiliyor.

Casus Olarak İstihbarat Teşkilatlarının Kullanabileceği Kişiler Kimlerdir?

*Evvelen siyasi suçlulardır.

Onları serbest bırakırlar ama şu anlaşmayı yaparak, eski bağlı oldukları cemaatlerle bağlantılarını sürdürecekler ve istihbarata bilgi getireceklerdir. Genelde suçluları bu şekilde serbest bırakırlar ve onlardan bilgi toplarlar.

Veziristan’da bunun bir örneğini biz duyduk. İnsanlara zarar veren, yol kesen bir suçluya devlet özellikle göz yumuyor, tutuklamıyor çünkü aralarında gizli bir anlaşma varmış, onlara bilgi topluyor.

Hürriyetini herhangi bir karşılıkla bir kez satmış olanın bir kez daha başka birisine satabileceğine dair bir kıssa anlatılır. Elli yıl önce Filistin’de Yahudilere karşı savaşan bir Mücahid varmış. Bu şahıs hapishanede şu mülahazalarda bulunuyor, orada adi suçlardan içeri girmiş olanlar kendileri ile ilgilenildiği zaman gerçekten iyi insanlara dönüşebilir. Bu yüzden oradaki tutukluları Yahudilere karşı savaşması için serbest bıraktırmış. Ya da serbest kaldıklarında Yahudilere karşı savaşacak şekilde bilgi olarak iman olarak donatmış onları. Bu şekilde dışarı çıkanlardan birisi Yahudilere karşı savaşırken yakalanıyor bu kez Yahudiler aynı şekilde aynı şahsı Müslümanların aleyhinde kullanıyor. O kişiyi serbest bırakıyorlar ama bu mücadeleyi yapan Mücahide götürmesi için eline bir bomba vererek ve o da bunu kabul ediyor. Bir kez Mücahidler için sattı hürriyetini ikinci kez de Yahudiler için. O Mücahid ölüyor bu kişi de gözlerini kaybediyor.

*Yine taksiciler kullanılmaya en müsait olan, genelde casus olan ve istihbaratta çalışan kişilerdir. O yüzden taksicilerle asla konuşmamanız lazım. Ama tamamen susmak da şüphe çekeceğinden dolayı sıradan şeylerden bahsetmek gerekir. Ya da kardeşinle beraber bindiysen sıradan olaylardan, bir işadamıymışsın gibi işle ilgili şeylerden konuşmanız lazım.

*Özellikle şehrin giriş ve çıkışlarındaki lokantalarda çalışan garsonlar da bu iş için kullanılmaya müsait olanlardandır. Yine seyyar satıcılar, büfeciler, dilenciler, işportacılar da bu iş için kullanılıyor.

Böyle gizli bir işe kalkışmışsan ve bana da kime güveneyim diye sorarsan, hiç kimseye güvenme derim hatta ailene bile. Birçoklarını annesi, babası, amcası, kardeşi ihbar etmiştir. Okuldaki öğrenci, işyerindeki arkadaş yani herkes ihbar edebilir, bu yüzden bu hususlarda hiç kimseye güvenmemek gerekir.

Bir Arap ülkesinde üniversitede profesör olan bir kişiye öğrencilerinden birisi açıkça söylemiş, senin hakkında kaç tane rapor yazıp istihbarata verdim diye. Profesör de ona, benim hakkımda yazdığın raporlar karşılığında aldığın paradan bir kısmını bana verir misin deyince öğrenci, muhaberat bize vicdansızlığı öğretti niye sana verelim diye cevap vermiş.

Mucahid Şeyh Abdullah el-Adem
(Ebu Ubeyde)

شبكـــة الفـــداء الإســـلاميـــة
El-Fidaa İslami Site

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir