Fehmu’l-Hücce Bahsi

İçerik: Meselenin akli ve nakli yönlerden beyanı, konu üzerindeki vehimlerin def’i, Necidli’lerin görüşünün tahkiki ve muhalif bidatçılara red

FEHMUL-HÜCCE BAHSİ

Günümüzde tevhid davetçileri arasında sorun oluşturan meselelerin başında hüccetin fehmedilmesi meselesi gelmektedir.

Asluddinin tanımını yaparken sarfettiğimiz sözlerimizi hatırlarsanız orada hüccetin kaim olabilmesi, yarın ahiret gününde insanların elinde Allah tealaya karşı bir koz olmaması ve bu suretle cezayı hakettiği hususunda kendi aleyhine şahit olması için muhakkak anlaşılması gerektiğini ifade etmiştik. Aksi halde azabın tahakkuku Allah tealanın Rahmaniyyetine ve adaletine yakışmayacağını ifade etmiştik. Ve yine ifade etmiştik ki, kişinin anlamaması, yani anlamayaması konusu takatin üzerine bir şey olduğundan bu tür durumlarda sorumlu tutulması Allah tealanın rahmeti gereği mümkün değildir. Çünkü ittifaken kişinin gideremediği acizlik durumlarında teklif düşer. Bunları iyi kavrarsan eğer, kişinin terketmesi konusunda azabı hakedeceği hüccet, mutlaka muhatap tarafından anlaşılması gerektiğini anlarsın. Bu, muhkem ve kati nasslarla ve selim aklın şüphe götürmez delaletleri ile bilinen hakikatler olmasına rağmen maalesef bazı davetçiler hala fehmuhüccetin şart olmadığını söyleyebilmektedirler. Bu kardeşlerin nasıl bir kader ve yaratıcı tasavvurları var anlamak mümkün değildir. Umarız Allah teala onlara, kendisi hakkında barındırdıkları zann ile yargılamaz.!

Ebu Hureyra ra nun naklettiği kudsi hadiste geçtiği üzere Allah teala şöyle demiştir:

أنا عند ظن عبدي بي

”Ben kulumun beni zannettiği gibiyim.”(Buhari ve Muslim)

Nitekim bu düşüncenin lazımına göre Sırf kullarını cehennemde yansınlar diye yaratan bir ilah tasavvuru oluşmaktadır. Rabb tealayı tüm yakışmayan sıfatlardan tenzih eder, hatalarımızdan bağışlanma dileriz.

Sorunun oluşmasının sebebi ya nassların tümünü birarada değerlendirmeme yada ilim ehlinin hüccete ulaşmakla yani buluğulhüccetin tahakkuk etmesiyle hüccetin ikame edileceğini ifade eden sözlerindeki maksadı anlayamamadır.

Tahkik ise şudur: Fehmulhüccet yani nassı anlamak iki şekilde tahakkuk eder. Birincisi ”El-fehmul-mutlak” yani külli ve tam bir şekilde anlayarak fehmetmek şeklinde tahakkuk eder, İkincisi ise ”Mutlakul-fehm” yani asgari bir şekilde fehmetmek şeklinde tahakkuk eder.

Birincisi olan külli ve tam bir şekilde fehmetmek hüccetin ikamesi için şart değilken, ancak ikincisi, yukarıda vurguladığımız üzere Allah tealanın rahmaniyyet ve adaletinin kemali gereği, hüccetin ikamesi için mutlaka gerekli bir şarttır.

Buluğul-hüccet ile, yani hüccetin ulaşması ile hüccetin ikame edileceğini söyleyen ilim ehli de ittifaken mutlakul-fehmin olması gerektiğini söylerler.

İkame edilmesi konusunda sadece ”buluğul-hüccet” tabiri ile yetinmelerinin nedeni; Buluğul-hüccetten kamil bir buluğu kastettiklerindendir. Kamil olabilmesi için ise ancak şüphelerden ve zannlardan arınmış olmalıdır. Aksi halde etrafını şüphe ve zannın çevrelediği bir hüccete kamil ve kesin bir hüccet denemeyeceği açıktır. Sıfatı bu şekilde olan bir hüccetin buluğundan sonra ise herne kadar mesele hakkında tüm yönleri külli ve tam bir fehm hasıl olmasa da, asgari olarak ne denmek istendiği şeklindeki mutlakul-fehm kaçınılmaz olarak hasıl
olur. Buna göre bu kişiler buluğulhüccet derken, mutlakulfehmin hasıl olduğu bir buluğu kastetmiş olmaktadırlar. Burasını iyi anla.! Çünkü ayakların kaydığı nokta burasıdır.

Bu kişilere şöyle deriz: Uaşmasından kasıt nedir? Posta ile veya birilerinin elden teslim etmesimidir? Mesela Kuran’ın dilini bilmeyen bir kavme bu yolla gönderilse, sözünü ettiğiniz buluğ yani ulaşma gerçekleşirmi? Nitekim sizin tarifinize göre bu suretle ulaşan hüccet, terki konusunda azabı gerektiren hüccet olmuş olmaktadır. Buna evet diyerek kabul etmeleri mümkün değildir.! Çünkü böyle birşeyi nakilden önce akıl reddeder. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak ”hüccetin, muhatap kavme dillerine terceme edilmek suretiyle işittirilmesi ile kaim olması gerekir” diyeceklerdir.

Nitekim nassları ve alimlerin mesele ile ilgili sözlerini iyi incelersen, daima işitme olgusundan söz ettiklerini görürsün.

Allah teala şöyle der:

وَإِ ن أَحَد منَ ا لمُ شرِكِينَ ا ستَجَارَكَ فَأجَِ ره حَتَّى يَ سمَعَ كَلاَمَ ا لل ثُمَّ أَ بلِ غه مَأ مَنَه ذَلِكَ بِأنََّهُ م قَ و م ل يَ علَمُونَ

”Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelâmını işitinceye kadar ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir.”(Tevbe-6)

Ayetteki ”Allah’ın kelâmını işitinceya kadar” ifadesi söz konusu hücceti işittirilmenin gerekliliğinden bahsetmektedir.

Kişiye işittirmek ancak onun kullandığı dil ile olur. Bilmediği yabancı bir dil ile işittirilmesinin yeterli olacağını kimse söylemeyemez.! Buraya kadar ki kısmı iyi düşünürsen eğer, bu kardeşlerin, hüccet ulaştırılan kişiye kendi dili ile işittirilmesi şartını kabul ettikleri halde, işittiği nassı fehmetmesini şart koşmamaları tezat olur.

Çünkü bu kişiye kendi dilinde hücceti götürüp işittirilmesindeki amaç, zaten onun fehmetmesini sağlamaktı. Aksi halde muhatabın diline terceme ettirilmesi anlamasız olur. Amaç olan fehmin hasıl olmasını nefyetmek, işittirilmenin maksadını nefyetmek değilmidir? Bu durumda hücceti işittiği halde anlamayan ile, aslen hiç işitmediği için anlamamış kişinin arasında ne fark var? Eğer anlamasa bile sırf işitmesi hüccetin ikamesi için yeterli olsaydı, ulaşmadığı için anlamayan ile bu kişinin hiçbir farkı olmamış olurdu, düşün.!

Nitekim Allah teala şöyle der:

وَمَ ن أَ ظلَمُ مِمَّن ذُ كرَ بِآيَاتِ رَب هِ فَأ عرَضَ عَ نهَا

”Rabbinin âyetleriyle kendisine hatırlatıldığı halde onlardan yüz çeviren kişiden daha zâlim kim olabilir” (Kehf-57)

”Rabbinin âyetleriyle kendisine hatırlatıldığı halde…..”

Ayetin bu cüzünde hüccetin kaim olması için mutlakul-fehm’in, yani asgari fehmetmenin şart olduğuna delil vardır. Fehmettirilmek ise ayette de belirtildiği gibi tezkirle, yani hatırlatmakla olur.

Hücceti fehmetyi külli olarak nefyetmek, Allah tealanın adaleti ile çelişir. Onu tenzih ederiz.
Sonra şöyle de deriz: Allah teala işitme duyusunu anlayıp idrak etmemiz için yaratmıştır. Anlamayı nefyetmek, işitmenin kendisi için yaratıldığı hakikati nefyetmeye çıkar. Siz madem işittirmeyi kabul ediyorsunuz, o halde aramızdaki ihtilaf işitmenin sıfatı konusundadır. Yani nasıl ve ne şekilde bir işitme olduğu konusundadır. Bu durumda işitmenin hakikatini ele almamız icap eder.

Sanırım bu konuda anlaşırsak aramızdaki anlaşmazlık ortadan kalkacaktır Allah’u a’lem.!

Şöyleki; İşitmenin manası, İşitilen şeyin idrak edilmesidir; El-mucemul-Maani’de şöyle geçer;

سمِع الصَّوتَ : أدركه بحا سة الأذن

”Sesi işitti demek: Onu kulak duyusu ile idrak etti demektir.”

İdrak etmek ise manasını anlamak, delaletlerinin arasını ayırmak, aklı ve anlayışı ile kavramak demektir.

Yine şöyle geçer:

سَمِعَ الخَبَرَ : عَلِمَ بِهِ ، تَلَقَّاه ”Haberi işitti demek: Onu bildi, onu telakki etti demektir.”

Görüldüğü gibi tüm tariflerde işitmenin bilmeyi gerektirdiğine işaret edilmektedir.

”Kişi bunu işitti” dendiğinde, işitilen söz konusu şeyi ilmen bilindiği anlaşılır. Aksi halde işitmiş olamaz. Aynı kaynakta bilmek fiili hakkında ise şöyle geçer:

عَلِم الشَّخصُ الخبرَ / علِمَ الشَّخصُ بالخبر : حصل ت له حقيقة العِ لم ، عرفه وأدركه ، درى به وشعر

”Kişi haberi bildi demek: Ona, ilmin hakikati hasıl oldu, onu tanıyıp idrak etti ve bilip farkına vardı demektir.”

Tüm bunlardan anlıyoruz ki; İşitme, ancak işitilmeye elverişli olan şeyin idrak edilerek bilinmesi sureti ile tahakkuk eder. Bu açıdan işitmekle bilmek birbirlerini gerektirmektedirler. Nitekim eğer idrak edemese, işitse bile böyle bir işitmeden azabı gerektirici hüccet kaim olamaz.

Devam edicek olursak:

رَجُ ل فَهِ م : سَرِي ع الإِد رَاكِ وَالإِحَاطَةِ بِالشَّ يءِ

”Fehim, yani anlayış sahibi kişi: Bir şeyi ihata etmesi ve idrak etmesi seri olan demektir”

İhata etmekten yani kuşatmaktan kasıt, o şeyin hakikat ve manalarını bilerek çepeçevre kuşatmak demektir. Bu ise, o şeyden maksadın idrak edilmek sureti ile anlaşılması ile olur.

Devam edicek olursak:

فهِم الأمرَ أو الكلامَ أو نحو ذلك : أدركه ، علمه ، أحسن تص وره ، استوعبه

”Kişi bir şeyi, bir kelamı vs anladı demek: Onu idrak etti, öğrenek bildi, kafasında o şeyin tasavvurunu güzel kurdu ve çepeçevre kuşattı demektir.”

Görüldüğü gibi işitme, mutlaka fehmetmeyi gerektirmektedir. Nitekim her ikisinde de idrak etmek şarttır. İşitme; fehmetme araçlarından bir vesiledir. Maksat ve matlup gerçekleşemedikten sonra işitse ne olur işitmese ne? Nitekim birisine birşeyler söyledikten sonra devamında; Duydunmu? veya İşittinmi? diye sorduğunda, bununla o kişinin anlayıp idrak ettiğini kastedersin. Aslında bu soru, Anladınmı? sorusundan farksızdır. Çoğu zaman o kişinin seni duyduğunu bildiğin halde böyle bir soruyu sorman, sorun ile o kişinin anlamasını kastettiğinin kanıtıdır. Buraya kadar işitme ve fehmetme olgularını lugat ve akıl yönünden ele aldık. Bundan sonra meseleye şeri deliller ve ilim ehlinin sözleri ile ışık tutmaya geçebiliriz Allah’ın izni ile.

İbn Teymiyye rahimehullah yukarıda zikrettiğimiz Tevbe suresi Altıncı ayeti hakkında şöyle der:

قوله فأجره حتى يسمع كلام الله: قد علم أن المراد أنه يسمعه سمع ا يتمكن معه من فهم معناه، إذ المقصود ل يقوم بمجرد سمع لف ظ ل
يتمكن معه من فهم المعنى، فلو كان غير عربي وجب أن يترجم له ما يقوم به عليه الحجة ولو كان عربي ا وفي القرآن ألفاظ – –
غريبة ليست لغته، وجب أن يبين له معناها، ولو سمع اللفظ كما يسمعه كثير من الناس، ولم يفقه المعنى وطلب منا أن نفسره له
ونبين له معناه، فعلينا ذلك وإن سألنا عن سؤال يقدح في القرآن أجبناه عنه، كما كان النبي إذا أورد عليه بعض المشركين أو أهل
الكتاب أو المسلمين سؤال يوردونه على القرآن؛ فإنه كان يجيبه عنه

”Allah’ın kelamını işitinceye kadar” sözünden murad; İşitince, aynı anda manasını anlayacağı bir işitmektir. Çünkü manasını anlamadan mücerred olarak lafzı işitmekle maksat hasıl olmaz. Eğer bu kişi Arap biri değilse, hüccetin kendisi ile ikame edileceği miktar terceme edilmelidir. Eğer aslen

Arap biri ise, Kuran’da geldiği halde dilde kullanmadığı lafızlar olduğu için manalarının beyan edilmesi gerekir.

Eğer söz konusu lafzı duymuş ama, insanların bir çoğunda olduğu gibi manasını fıkhetmeden duyduğundan, bizden açıklamamızı talep ederse ona manasını açıklamak üzerimize borç olur.

Eğer açıklanmadığında Kuran’da şaibe varmış zannı oluşturan sorular sorarsa mutlaka cevaplamamız gerekir. Bunun gibi şeyleri Nebi sav e müşrikler,

Ehli kitap veya bazı müslümanlar yöneltirlerdi de Nebi sav cevap verirdi.”(El-Cevabu’s-Sahih/1-68)

İmam İbn Teymiyye’nin bu ifadelerinİ dikkatle düşün. Yukarıda gerek lugat, gerekse de akli yönden takrir ettiğimiz noktalara adeta vurgu yapmaktadır. Bu ifadeler nerede ”Allah bu insanları yakmak için yaratmıştır, bu yüzden anlamalarına gerek yoktur” gibi akla, fıtrata, nakle ve lugata ters olan sözler nerede?

Aynı eserde bu nakilden bir kaç sayfa sonra ise şöyle demektedir:

وقد أمره الله تعالى أن يجير المستجير حتى يسمع كلام الله ثم يبلغه مأمنه، والمراد بذلك: تبليغ رسالت الله، وإقامة الحجة عليه، وذلك
قد ل يتم إل بتفسيره له الذي تقوم به الحجة، ويجاب به عن المعارضة، وما ل يتم الواجب إل به فهو واجب

”Allah teala müstecire, yani sığınma talep edene Allah’ın kelamını işitinceye kadar eman verilmesini, sonra gitmek istediği yere ulaştırılmasını emretmiştir. Bundan murad; Allah tealanın risaletini tebliğ etmek sureti ile hüccetini ikame etmektir. Hüccet ise bazen, tefsir ederek açıklama yapılmadan ve itirazlara cevap verilmeden ikame edilmeyebilir. Çünkü vacibin kendisi ile tamamlandığı şey de vaciptir.” (El-Cevabu’s-Sahih/1-72)

Nakildeki ”vacibin kendisi ile tamamlandığı şey de vaciptir.” ifadesine dikkat et. Birinci vacipten kasıt hüccetin ikame edilmesinin gerekliliği iken, ikinci vacipten kasıt ise bunun sahih olması için, muhatabın anlayacağı dil ve tarzda, şüphelerini giderici, akli ve nakli delillerle donatılmış tatminkar beyandır. İmam İbn Teymiyye burada açıkça fehmedilmesi gerektiğine vacip demektedir.

Yine bir başka yerde şöyle der:

وهكذا الأقوال التى يكفر قائلها ؛ قد يكون الرجل لم تبلغه النصوص الموجبة لمعرفة الحق ، وقد تكون عنده ولم تثبت عنده ، أو لم
يتمكن من فهمها

”Kişinin inkar etmekle kafir olacağı konulardaki kural, hep böyledir. Çünkü bazen kişiye hakkı bilmesini gerektirici nasslar ulaşmamış olabilir, bazen ulaşmıştır ama sahih olarak yanında sabit olmamıştır, veya o nassı aslen hiç fehmetmemiş de olabilir.” (Fetava/23-246)

Bu nakili bir çok kişi, başta hüccet ikamesinin gerekliliği konusu olmak üzere bir çok meselede delil olarak kullandığı halde, fehmulhuccet konusuna delaletini farketmemektedir.

Nakilde ki ”veya o nassı aslen hiç fehmetmemiş de olabilir” kısmında hüccetin fehmedilmesine açık birbiçimde delil vardır. Buna göre, kişinin işlemesi ile kafir olacağı bir ameli, sözü veya itikadı barındırmasına rağmen, söz konusu meselenin nehyedildiğine dair nass ulaşmış olması yeterli olmamakta, bilakis bizzat nassın delaletlerini anlaması da şart olmaktadır. Dolayısıyla ”hüccet falan alimin kitabında mevcuttur, veya ben anlattım, haber verdim” demekle hüccetin ikame edildiğini söylemek mümkün olmaz.

İmamın bu kadar açık ifadelerine rağmen hala, fehmulhüccenin şart olmadığı hükmünün İbn Teymiyye’nin meşhur görüşü olduğunu söyleyenler çıkabilmektedirler maalesef.

Tenbih: Hüccetin ancak, fehmedilmesi ile beraber ikame edilmesinin gerektiğini anlarsan eğer, tekfir etmeden evvel hüccet ikamesinin gerektiğini ifade eden tüm nakil ve delillerde, (hüccetin fehmedilmesi kastedildiği için) fehmulhucce’ye de delil bulunduğunu anlarsın.!

Tüm bu tariflere bakarsan eğer, isbatı sadedinde olduğumuz hakikate ne kadar da net ve şüphe götürmez biçimde delalet ettiğini anlarsın. Tüm bunlar, işitmenin sıfatına yönelik tanımlardır. Dolayısıyla; manasını ve delaletini tanımadan, anlamadan, farkına varmadan ve kavramadan işitmesinin hiç bir anlamı olmadığının apaçık beyanıdır. İnsanların akıl ve idrak seviyelerindeki hız ve kuvvetteki farklılık sebebiyle, külli ve eksiksiz olan El-fehmul-Mutlak’ın çoğu zaman tahakkuk etmeyeceği açıktır. Ancak en asgari muhatabın kullandığı dil olması hasebi ile, kendisine yöneltilen
lafızla ne kastedildiğini bilmek anlamındaki asgari fehm, kesinlikle tahakkuk etmelidir. Nitekim ceza, anlayıp idrak ettiği halde terkedildiğinde gerekir. Cezanın gerektiricisi olan terkin hasıl olması için kişi mutlaka neyi terkettiğini bilmesi gerektiğine göre, gerektirici illet olmadan gereken cezayı kula iliştirmek, rahmetinin gazabını geçerek herşeyi herşeyi kuşattığı Rabb tealanın şanından değildir. Onu tenzih ederiz. Günümüzde bu asla muhalefet edenler, genelde necid menhecine tabi olanlardır. Bu menhece tabi olanların tutumlarına baktığımızda, tahkiksiz kör bir taklitten öteye kayda değer bir bilgi neredeyse bulamazsın.! Öyleki falan şehyin söylediği söz, üzerince icma edilmiş ve ancak fasıkların reddedeceği ilahi bir delilmiş gibi algılanmaktadır. Bu yüzden fehmulhücce meselesini izah ettiklerinde sadece necidlilerin sözleri ile izah ettiklerini görürsün. Ancak ne varki, sözleri ile delillendirmede bulundukları kişilerin sözlerini bile anlamamışlardır. Açıklaması şöyledir: Fehmulhüccenin şart olmadığını eski necidli alimler bir çok yerde açıkça ifade etmişlerdir. Ancak onların sözleri tetkik edildiğinde, nefyettikleri fehmden kasıt, isbatı sadedinde olduğumuz lafzın mana ve delaletlerini fehmetmek anlamındaki fehm olmadığı, aksine diğer tür olan fehm olduğu görülmektedir.

Muhammed bin Abdulvahhab şöyle der: وأنكم تسألون عن هؤلاء الطواغيت وأتباعهم هل قامت عليهم الحجة أم لا، فهذا من العجب العجاب………………..::

”Siz bana şu tağutlar üzerine hüccet ikame edilmiş mi edilmemiş mi diye soruyorsunuz. Bu, gerçekten çok şaşılacak birşeydir………………” Devamında:

ولكن أصل الإشكال أنكم لم تفرقوا بين قيام الحجة وفهم الحجة فإن أكثر الكفار والمنافقين لم يفهموا حجة الله مع قيامها عليهم كما قال
تعالى: أَ مْ تَ حسَ بْ أَ نْ أَ كثَرَ ه مْ يَ سمَع ونَْ أَ وْ يَ عقِل ونَْ إِ نْ ه مْ إِ لاْ كَا لَْ نعَامِْ بَ لْ ه مْ أَضَ لْ سَبِيلْا

Asıl sorun şudur ki: Siz hücceti ikame etmekle hücceti fehmetmeyi karıştırıyorsunuz. İnsanların bir çoğu ve münafıklar ikame edildiği halde hücceti anlamamışlardır.! Allah teala bu konuda şöyle der: ”Sen onların bir çoğunun işittiğini veya aklettiğini mi sanıyorsun. Bilakis onlar hayvanlar gibi hatta daha da aşağı bir derecededirler.”(Furkan-44) (Resail/7-155) Bu nakil yukarıda bir başka konu üzerine delillendirme sadedinde geçmişti. Bu naklin zahirine göre Muhammed bin Abdulvahhab hüccetin fehmedilmesini nefyetmektedir. Fehmin iki türü arasındaki fark ve konuya delil yapılan deliller dikkatle incelediğinde buradaki fehmin isbatı sadedine olduğumuz fehmle alakası olmadığı görülecektir Allah’ın izni ile. Şöyleki: Fehmetmek iki kısımdır: Birinci tür fehm: Kelimelerin delalet ve manalarını anlamak şeklinde tahakkuk eder. Bu, isbatı sadedin olduğumuz, ve hüccetin ikamesi için tahakkuk etmesi zorunlu olan kısımdır. İkinci kısıma gelince; Bu, birincisinin üzerine ziyade edilen, delilin mucebince amel etme duygusu anlamındaki fehmdir. Bu ise, her hüccet ikame edilen hakkında tahakkuk etmesi gerekmeyen kısımdır. Ve bunun tahakkuku, kulun takatini aştığından, tamamen Allah tealanın tevfik ve ilhamına bağlıdır. Söz konusu ikinci kısıma isitita’e başlığı altında da değinilmektedir. İstita’e güç yetirmek, kadir olmak demek demektir.

Bu da ikiye ayrılır: Birincisi fiilden öncedir. İkicisi ise fiille birliktedir. Mükellef olma konusunda şart olan istita’e fiilden önceki birinci kısımdır. Aksi halde mükelleften teklif düşer. Nitekim acziyetin olduğu yerde vucubiyet olmaz. İkincisine gelince: Mükellef olmanın bu kısımla ilgisi yoktur. Çünkü bu, birinci tür fehm olan kelimelerin manasının ve delaletlerini bilme anlamındaki fehmin üzerine ziyade olan, Allah tealanın kuluna bahşettiği hidayettir. Bu kısıma bazen hidayetin kısımlarını anlatan alimler işaret etmektedirler. Bu kısmın tahakkukunda kulun bir dahli yoktur, aksine oluşması tamamen Allah tealanın tevfiki ve lutfuyladır. Buna ”hidayeti hassa” yani özel hidayet denmektedir. Gerek Muhammed bin Abdulvahhabın delil olarak getirdiği ayette, gerekse diğer bu türden olan ayetlerin tümünde kafirlerden nefyedilen fehm ve hidayet aslında tam olarak bu kısımdır.

Allah teala şöyle der:

مَا كَانُو ا يَ ستَطِيعُونَ السَّ معَ وَمَا كَانُو ا يُ بصِرُونَ

”Çünkü onlar hakkı işitemiyor ve göremiyorlardı.”(Hud-20)

Allah teala şöyle der: وَعَرَ ضنَا جَهَنَّمَ يَ ومَئِ ذ لِ لكَافِرِينَ عَ رضًا. الَّذِينَ كَانَ ت أَ عيُنُهُ م فِي غِطَاء عَن ذِ كرِي وَكَانُوا لَ يَ ستَطِيعُونَ سَ معًا

”Ve o gün, cehennemi, inkâr edenlere tam bir sunuşla sunmuşuz. Ki onlar, Beni zikretme (konusun)da gözleri bir perde içindeydi. (Kur’an’ı) dinleyemezlerdi.”(Kehf/100-101)

İşitememelerinin manası kulakları duymayan sağırlar olduklarından değildir. Nitekim sağırlar mazurdurlar. Göremeyen körler de görmeleri gereken şeyleri görme konusunda mazurdurlar. Buradaki nefyedilen şey, gördükten ve işittikten sonra hakka yüzçevirdiklerinden dolayı elde edemedikleri özel hidayettir. Bir diğer ifade ile hakkı hakikati anlamış ve bilmişler ancak amel etmeye gelince hevaları galip geldiğinden söz konusu emri yerine getirmeye ve nehiyden kaçınmaya kadir olamamışlar. Bu, tıpkı sigarayı bırakmayan kişinin ”bırakamıyorum” demesi gibidir. Aslında bırakabilir ama şehveti bu konuda ona galebe çalmaktadır. Yada herhangi bir hayır amelini, örneğin sabah namazını cemaatle kılmasını istediğinde ”yapamıyorum” demesi gibi… Halbuki yapabilmektedir. Nitekim dünyevi başka bir çıkarı olsa, o saatte mescidde hazır olurdu.! Bu da gösteriyor ki aslında yapabilmektedir. Ancak ne varki, önce kendisi hakkı talep ederek hareket etmelidir. Bundan sonra Allah teala ona azim, güç ve başarı vererek muvaffak ve muzaffer kılar. Bununla ilgili ise Allah teala şöyle der:

إِ نَّ اَّللَّّه لََّّه يَُّغهيِّرَُّ هَّ ما بَِّقهوْ مَّ هَّ حت ى يَُّغهيِّرُواَّْ هَّ ما بَِّأه نْفُسِهِمَّْ

”Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”(Ra’d-11) Özetle Allah tealanın ameli eda etmesi konusunda kula bahşettiği bu hidayete, fehm denmektedir. Bunu iyi anlarsan, Muhammed bin Abdulvahhab’ın hüccetin ikamesi konusunda şart olmasını nefyettiği fehmden maksadın, isbatı sadedinde olduğumuz özetle; kelimeleri ve delaletlerini anlamak olan fehimle alakası olmadığını anlarsın. Nitekim onun, kafirlerden nefyedilen hidayeti hassa’ya delalet eden Furkan suresi 44. ayeti delil olarak getirmesi söylediğimiz şeye açıkça delalet etmektedir.

”Sen onların bir çoğunun işittiğini veya aklettiğini mi sanıyorsun. Bilakis onlar hayvanlar gibi hatta daha da aşağı bir derecededirler.”(Furkan-44) Esasen bu türden ayetler Kuran’da çoktur. Bir türden bir diğer ayet Mülk suresi 10. ayetidir.

Allah teala şöyle der: وَقَال وا لَْ وْ كن ا نَْ سمَ عْ أَْ وْ نَْ عقِ لْ مَْا كن ا فِْي أَْ صحَابِْ اْل سعِيرِْْ

”Şöyle dediler: Eğer işitseydik veya akletseydik çılgın alevli ateşin içinde olmazdık.”(Mülk-10) Alusi rahimehullah bu ayetteki nefyedilen akıl ve işitmeden maksadın ne olduğunun beyanı sadedinde şöyle der:

ونفيهم اْلسماع وْالعقل لْتنزيلهم مْا عْندهم مْنهما لْعدم اْنتفاعهم بْه مْنزلة اْلعدم

”Bu kimseler, işitme ve akıllarını yaratıldıkları amaç yolunda kullanarak faydalanmadıkları için nefyederek, aslen yok hükmünde saydılar.”(Ruhul-Meani-mülk suresi 10. ayeti tefsirinden) Yani aslında akılları olmadığından veya işitmediklerinden değil, bilakis kendilerine gelen daveti işiterek ve akledip fehmettikleri halde yüzçevirdiklerinden, aslen aklı olmayan veya işitemeyenler menzilesinde sayılmışlardır. Çünkü bu durumda aklı olmayan ve işitemeyenlerden bir farkları olmamakta, hatta akıllı olduklarından, mucebince amel etmeme bakımından akılsızlardan daha aşağı konumda olmuşlardır. Esasen Muhammed bin Abdulvahhab’ın delil olarak getirdiği ayet de tam olarak bu anlam ifade etmektedir. Allah tealanın onlar hakkında ”hayvanlar gibi hatta daha da aşağı bir derecededirler.” demesi bu sebepledir. Çünkü hayvan aslen akletmeye elverişli bir akla sahip olmadığından kınanmaz, ama insan buna sahip olduğu halde gereğini yapmadığında kınanır. Kınananların kınanmayanlara göre menzile bakımından daha aşağıda oldukları açıktır. En doğrusunu hiç kuşkusuz yüce Allah bilir. İbnul Kayyim her iki tür fehmetme olgusunu, altıncı mertebe ünvanı ile hidayet türlerinin arasında zikretmektedir. Şöyle der:

فصل المرتبة السادسة مرتبة البيان العام
وهو تبيين الحق وتمييزه من الباطل بأدلته وشواهده وأعلامه ، بحيث يصير مشهودا للقلب ، كشهود العين للمرئيات
وهذه المرتبة هي حجة الله على خلقه ، التي ل يعذب أحدا ول يضله إل بعد وصوله إليها ، قال الله تعالى وما كان الله ليضل قوما
بعد إذ هداهم حتى يبين لهم ما يتقون فهذا الإضلال عقوبة منه لهم ، حين بين لهم فلم يقبلوا ما بينه لهم ، ولم يعملوا به ، فعاقبهم بأن
أضلهم عن الهدى ، وما أضل الله سبحانه أحدا قط إل بعد هذا البيان
وإذا عرفت هذا عرفت سر القدر ، وزالت عنك شكوك كثيرة ، وشبهات في هذا الباب ، وعلمت حكمة الله في إضلاله من يضله من
عباده ، والقرآن يصرح بهذا في غير موضع ، كقوله فلما زاغوا أزاغ الله قلوبهم ، وقولهم قلوبنا غلف بل طبع الله عليها بكفرهم
فالأول : كفر عناد ، والثاني : كفر طبع ، وقوله ونقلب أفئدتهم وأبصارهم كما لم يؤمنوا به أول مرة ونذرهم في طغيانهم يعمهون
فعاقبهم على ترك الإيمان به حين تيقنوه وتحققوه ، بأن قلب أفئدتهم وأبصارهم فلم يهتدوا له. فتأمل هذا الموضع حق التأمل ، فإنه
موضع عظيم
وقال تعالى وأما ثمود فهديناهم فاستحبوا العمى على الهدى فهذا هدى بعد البيان والدللة ، وهو شرط ل موجب ، فإنه إن لم يقترن به
هدى آخر بعده لم يحصل به كمال الهتداء ، وهو هدى التوفيق والإلهام

Altıncı mertebe, umumi beyan mertebesidir.

Bu; alamet, şahit ve delillerle hakkın batıldan temyiz edilmesidir. Öyleki kalp ona şahitlik eder. Gözlerin görülen şeylere şahitliğinde olduğu gibi. Bu mertebe, Allah tealanın kulları üzerindeki yegane hüccetidir. Kişi ona ulaşmadığı sürece Allah teala ona azapta etmez, saptırmaz da. Allah teala şöyle der: ”Allah, kendilerine sakınacakları şeyleri beyan etmeden, hidayet ettiklerini saptırmaz.” Bu saptırma, kendilerine hakkı açıkladıktan sonra açıklanan beyanı kabul etmedikleri ve onunla amel etmedikleri zaman Allah tarafından onlara vaki olur. Bunun üzerine Allah teala hidayetten saptırmak sureti ile onları cezalandırır. Allah teala, kendisine bu beyanın ulaşmadığı hiç kimseyi saptırmaz.

Eğer bunu anlarsan kaderin sırrını anlar, bu konuda şek ve şüpheler senden zail olur. Ve Allah tealanın kullarından saptırdıklarını neden saptırdığı konusundaki hikmetini anlarsın. Kur’an bunu birçok yerde açıkça beyan etmektedir. Tıpkı şu ayette olduğu gibi: ”Ne zaman ki saptılar, Allah da kalplerini saptırdı” (Saff-5) “Kalplerimiz örtülüdür” demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur.”(Nisa-155) ayetlerinde olduğu gibi.

Birincisi inat küfrü iken, ikincisi mühürleme küfrüdür. ”Biz onların kalplerini ve gözlerini ters döndürürüz de ilkin ona iman etmedikleri gibi (mucize geldikten sonra da inanmazlar) ve yine onları azgınlıkları içinde bırakırız da bocalar dururlar.”(En’am-110) Bu ayetlerin tümünde, yakin ile bildikten ve hakiki bir şekilde tahkik ettikten sonra imanı terketmeleri sebebiyle Allah teala onları cezalandırmıştır. Kalblerini ve gönüllerini ters çevirmiş ve bu suretle hidayeti bulamamışlardır. Bu konuyu iyi düşün, çünkü çok önemli bir noktadır. Allah teala şöyle der: Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”(Fussilet-17) Burada ki hidayet, beyan ve delalet etmekten sonraki hidayettir. Bu ise şarttır yoksa gerektirici değildir. Eğer bu hidayete bir başka hidayet bitişmezse sadece bununla kemal hidayet hasıl olmaz. Kemal hidayet ise tevfik ve ilham hidayetidir.”(Medaric-66) Şimdi İbnul Kayyimin sözünden meselemize delil olan yerlere işaret edelim inşaAllah. Cümlenin başında umumi beyan hakkında şöyle dedi: ”Bu; alamet, şahit ve delillerle hakkın batıldan temyiz edilmesidir. Öyleki kalp ona şahitlik eder.” Umumi beyan dediği Allah tealanın kullara gönderdiği hüccettir. Nitekim devamında bunu kendisi şöyle ifade etmektedir: ”Bu mertebe, Allah tealanın kulları üzerindeki yegane hüccetidir.” Umumi olarak isimlendirilmesinin nedeni, anlaşılması ve tahkik edilmesi konusunda iman edenlerle kafirlerin müşterek olmasındandır. Bu açıdan insanlar ve cinlerin tümüne yöneliktir. Asluddini açıkladığımız makamdaki sözlerimizi hatırlarsan; orada, hüccetin çok açık ve anlaşılır olduğundan, bunu anlama konusunda tüm insanların eşit olduğu, aksi halde kişinin anlamayacağı hüccetin, onun hakkında ikame edilmiş ve terkinde azabı hakedeceği bir hüccet olmasının aklen mümkün olmadığından bahsetmiştik. İşte İbnul Kayyim burada, o hakikate işaret etmektedir. İbnul Kayyim’in ”Öyleki kalp ona şahitlik eder.” sözünü iyi düşün.! Burada hüccetin anlaşılması gerektiğini ifade ediyor. Nitekim kalbin anlamadığı birşeye kabin şahitlik etmesi mümkün değildir. Çünkü şahit kişi, şahitlik ettiği şey hakkında muhakkak bilgi sahibi olması lazımdır. Aksi halde yalancı şahit olur. Allaht eala bu konuda şöyle der:

إِلَّ مَن شَهِد بِا لحَ قِ وَهُ م يَ علَمُونَ

”Ancak bilerek hakka şâhitlik edenler müstesna.”(Zuhruf-86)

Onun bu ifadeleri kişinin hücceti fehmetmesinin muhakkak gerektiğini vurgulamaktadır. Aksi halde azabı haketmesi düşünülemez. Nitekim devamında bunu şöyle ifade ediyor: ”Kişi ona ulaşmadığı sürece Allah teala ona azapta etmez, saptırmaz da.” Peki bundan sonra nasıl birileri hala, kişi anlamasa bile azabı hakedeceğini söyleyebilir? Bu kardeşler İbnul Kayyimin bu sözleriyle Muhammed bin Abdulvahhabın sözlerinden çıkardıkları şahsi hükümlerini mukayese ederlerse, aradaki farkın gök ile yer arasındaki fark kadar olduğunu görüceklerdir. Tüm bu ayetlerde kafirlerin saptırılmaları ancak hakkı bilip öğrendikten vaki olacağını ifade etmektedir. Nitekim bunu İbn Kayyim şöyle ifade ediyor: ”Bu saptırma, kendilerine hakkı açıkladıktan sonra açıklanan beyanı kabul etmedikleri ve onunla amel etmedikleri zaman Allah tarafından onlara vaki olur.” Burada açıkça bu kişilerin saptırılma sebeplerinin, hidayete yüzçevirmeleri sebeb ile vaki olduğu beyan edilmiştir. Devamındaki bu söze iyi dikkatini ver: ”Bu ayetlerin tümünde, yakin ile bildikten ve hakiki bir şekilde tahkik ettikten sonra imanı terketmeleri sebebiyle Allah teala onları cezalandırmıştır.” Burada İbnul Kayyim bu kişilerin hakkı yakin ile bilip tahkik ettikten sonra imanı terkettiklerini ifade ediyor. Buna rağmen hala birileri Muhammed bin Abdulvahhab’ın müteşabih sözüne tutunarak böylesi azim bir mevzuda kati sözler söyleyip, hükmünü insanlara ilzam etmesinin Allah katında mazereti varmdıır? Tüm bu bahsettikleri, kafir olsun mümin olsun herkesin hakkında eşit olduğu, azabın ancak kendisi sebebi ile vaki olduğu umumi ve genel hüccetin sıfatları hakkındaydı. Hüccetin ikame edilmesinin sahih olması için bu kısmın olmazsa olmaz olduğunda hiç bir ihtilaf yoktur. Bu, birinci tür fehmetmedir. İkincisine hakkında ise devamında şöyle der: ”Allah teala şöyle der: Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”(Fussilet-17)

Burada ki hidayet beyan ve delalet etmekten sonraki hidayettir.” Ayetin başında kendilerine gösterilen doğru yoldan kasıt, yukarıda izah edilen umumi hidayettir. Beyan ve delalet etmekten sonra vaki olan hidayetten kasıt ise körlüğü kendisine tercih ettikleri hass hidayettir. Bu açıdan bu, birinci hidayet olan umumi hidayetten farklılaşmaktadır. Fehmin ikinci türü olan hass hidayet konusunu şu kısım açık bir şekilde delalet etmektedir:

”Eğer bu hidayete bir başka hidayet bitişmezse sadece bununla kemal hidayet hasıl olmaz. Kemal hidayet ise tevfik ve ilham hidayetidir.”

Bitişen bir başka hidayet, isbatı sadedinde olduğumuz sadece daveti kabul ederek icabet edenlerin nail oldukaları hass hidayettir. Kişi ancak hüccete icabet ederek her iki hidayeti birden tadabilir. Buna ise şu sözü ile işaret etmiştir: ”Kemal hidayet ise tevfik ve ilham hidayetidir.” Yani elçinin sözüne icabet ettikten sonra, Allah teala onu, haramlardan kaçınmaya ve vacipleri ifa etmeye muvaffak kılar. Muhammed bin Abdulvahhab’ın nefyettiği hidayet, müminlere hass olan bu kısımdır. Dolayısıyla onun sözleri, kafirlerle müminlerin ortak oldukları umumi açık ve anlaşılır hücceti nefyetmekte delil olarak kulanılamaz. Buraya kadar anlattıklarımızdan anlaşılmaktadır ki, birinci tür fehim Allah tealanın kulları üzerindeki umumi hücceti olduğundan asla nefyedilemez. Ancak ne kadar acınacak bir haldir ki, İbnul Kayyim’in hass olan ikinci tür fehmin nefyedildiğine dair delil olarak getirdiği ayetleri, günümüz tevhid davetçileri hüccetin mutlak olarak fehmedimesini nefyetmekte delil olarak kullanmaktadırlar. Onlara göre Allah teala bunların zaten cehenneme gideceklerini bildiğinden onların kalplerini ve gözlerini işlevsiz kılmış, hücceti onlara bildirmemiştir. Halbuki biraz dikkat etseler söyledikleri bu sözün lazımı müşriklerin Allah tealaya karşı kader ile delil getirmelerine çıkmaktadır. Allah teala şöyle der: سَيَقُولُ الَّذِينَ أَ

شرَكُو ا لَ و شَاء ا لل مَا أَ شرَ كنَا وَل آبَاؤُنَا وَل حَرَّ منَا مِن شَ ي ء

”Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi, biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.”(En’am-148)

Oysa Allah teala şirk koşmalarınn nedeninin Allah tealanın dilediğinden değil, bilakis gelen beyyinat ve mucizelere karşı kör kesilmek sureti ile kendilerinin bir tercihi olduğunu, dolayısıyla bunların iddialarında yalancı olduklarını ayetin devamında şöyle ifade etmektedir: ه كذهلِ ه كَّ هَّ كذ ه بَّ اَّل ذِي ه

نَّ مَِّن قَّهبْلِهِم هَّ حت ى ذَّهاقُواَّْ بَّهأْ ه سنها قَُّلَّْ هَّ هلَّْ عَِّندهكُم مَِّّنَّْ عَِّلْ مَّ فَّهتُخْرِجُوهُ لَّهنها إَِّن تَّهت بِعُو ه نَّ إَِّلَّ اَّل ظ نَّ هَّ وإِنَّْ أَّهنتُمَّْ إَّهلَّ تَّهخْرُصُو ه نَّ

” Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”(En’am-148)

Hüccetin ikamesi konusunda fehmedilmesinin nefyedilmesine göre, bu kişilerin cehennemi haketmeleri kendi ellerinde olan birşeyden dolayı değil, bilakis takatlerinin üstünde olan birşey sebebiyle olmaktadır.! Çünkü anlamamaları değil, dikkat edin, anlayamamaları takatin üstündedir. Halbuki bu itikat, Allah tealanın haketmeyenlere azap edeceğini söylemeyi gerektirdiği için küfürdür. Malumdur ki Allah teala ezeli ilmi ile herşeyi kuşatmış, olacak olan şeyleri, ne zaman ve ne şekilde olacağını bilmiştir. Buna göre kimin cennetlik kimin cehennemlik olduğunu da bilmektedir. Buna rağmen yine de kullarını imtihan yurdu olan dünyaya, yaptıklarına kendilerinin şahit olmaları için göndermiştir. Ta ki yarın ahiret gününde cehennemlikler, Allah tealaya karşı bir itiraz sunmasın, azabı hakettiğine dair ve dünyadayken kafir olduklarına kendileri şahit olsunlar.

Allah teala şöyle der:

حَتَّى إِذَا جَاءت هُ م رُسُلُنَا يَ تَوَفَّ ونَهُ م قَالُو ا أَ ينَ مَا كُنتُ م تَ دعُونَ مِن دُونِ ا لل قَالُو ا ضَلُّو ا عَنَّا وَشَهِدُو ا عَلَى أَنفُسِهِ م أَنَّهُ م كَانُو ا كَافِرِينَ

”Sonunda kendilerine melek elçilerimiz, canlarını almak için geldiğinde, “Hani Allah’ı bırakıp tapınmakta olduğunuz şeyler nerede?” derler. Onlar da, “Bizi yüzüstü bırakıp kayboldular” derler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.”(A’raf-37)

Kişinin kendisinin dünyada kafir olmasına şahitlik etmesi, ancak kişinin gerçekten kafir olmasıyla olur. Kafir olması için ise inkar ettiğini bilerek inkar etmesi gerekir. Aksi halde hata sahibi olur inkarcı değil.! Hüccetin fehmedilmesi konusundaki hata, fehmin iki türü arasındaki ayrıma dikkat edilerek defedilebilir. Bu ayrıma dikkat edilmemesi sebebiyle, Muhammed bin Abdulvahhab’ın bu türden sözleri sonrakiler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Bu ihtilafı Muhammed bin Abdulvahhabtan çok etkililenmiş biri olan mütefekkir bir edip, Reşit Rıza aktarmaktadır. Şöyle der: ومن لم يفهم

الدعوة لم تقم عليه الحجة………….. و هذه المسألة أي: شرط فهم الحجة “قد اختلف فيها كبار علماء نجد في مجلس – –
الإمام عبد العزيز بن عبد ال رحمن بن فيصل آل سعود بمكة المكرمة فكانت الح جة لل شيخ عبد الله بن بلهيد.بأ ن العبرة بفهم الحجة ل
بمجرد بلوغها من غير فهم ، وأورد لهم نصا صريحا في هذا من كلام المحقق ابن القيم عليه رحمة الله فقنعوا به

”Daveti fehmetmemiş kişiye hüccet ikame edilmiş olmaz. Bu konu, muasır necid alimlerinin büyükleri arasında, Mekke’de Abdurraman bin Faysal Alu-Suud’un meclisinde tartışıldı. Tartışmada Şehy Abdullah bin Büleyhid, anlaşılmaksızın mücerred olarak hüccetin ulaşmasına değil, bilakis
fehmedilmesine itibar edilmesi gerektiği hususunda delilleri ile diğerlerine üstün geldi. Meselede muhakkik İbnul Kayyim’in sarih sözlerini delil olarak sundu. Bunun üzerine hepsi buna ikna oldular.”(Raseil’un-Necdiyye/5-514-519) Reşid Rıza, bu oturumdan sonra orada hazır bulunan herkesin fehmetmenin şart olduğunda ittifak ettiklerini söylemektedir. Tüm bu anlattıklarımızı anlarsan eğer, Muhammed bin Abdulvahhab’ın hüccetin ikame edilmesi hususunda şart oluşunu nefyettiği fehmetmekten kastının, daveti kabul ve icabet ettikten sonra hasıl olan hass hidayet olduğunu da anlarsın Allah’ın izni ile. Nitekim Muhammed bin Abdulvahhab’ın bu anlamı kastettiğine bir başka yerdeki şu sözü açıkça delalet etmektedir. Şöyle der: . و ليس

المراد بقيام الحجة أن يفهمها الإنسان فهما جليا كما يفهمها من هداه الله و وفق ه و انقاد لأمره

”Hüccetin ikamesinden murad; kişinin hücceti tıpkı Allah tealanın emrine bağlanan, amel etme konusunda muvaffak kılarak hidayet ettiği kişinin anladığı gibi net bir biçimde anlaması değildir.” Nakildeki ”Allah tealanın emrine bağlanan, amel etme konusunda muvaffak kılarak hidayet ettiği kişinin anladığı gibi” ifadesine dikkat et. Burada umumi davete icabetten sonra Allah tealanın tevfiki ile ameli gerektiren hass hidayetten bahsetmektedir. Bu açıdan bu nakil, onun genel olarak mesele hakkındaki kapalı olan tüm cümlelerini tefsir etmiş oluyor.

Yine Muhammed Reşid Rıza bu söze şöyle yorum yapmaktadır:

هذا القيد الذي قي د ال شيخ به الفهم هنا قد أزال الل بس الذي يتبادر إلى الذ هن من بعض اطلاقاته في مواضع أخرى و ات بعه فيه بعض
علماء نجد فصار بعضهم يقول بأن الحجة تقوم على الن اس ببلوغ القرآن وإن لم يفهمه من بلغه مطلقا وهذا ل يعقل ول يت فق مع قوله
تعالى : } ومن يشاقق الرسول من بعد ما تبين له الهدى ويتبع غير سبيل المؤمنين نوله ما تولى ونصله جهنم وساءت مصيرا { الآية
]النساء آية : 115 ‘

‘Şeyhin fehmi kayıtladığı bu kayıt, mutlak olarak kullandığı diğer cümlelerin zahirinden zihne tebadür eden işkallerin tümünü izale etmiştir. Öyleki bu ıtlakatları anlamadıklarından bir çok necid alimleri hücceti anlamasalar bile mücerred olarak onlara ulaşmasıyla ikame edileceğini söylüyorlar. Oysa bu akledilemez birşeydir. Üstelik Allah tealanın: Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”(Nisa-115) ayeti ile uyuşmamaktadır.”(Raseil’un-Necdiyye/5-638) Nakildeki ”Şeyhin fehmi kayıtladığı bu kayıt” sözü ile kastettiği, Muhammed bin Abdulvahhab rahmetullahi aleyhin Allahın kendilerine hidayet verdikleri ile örneklendirme kaydına işaret etmektedir. Yani bu suretle fehmulhüccetin nefyedilmesine delalet eden tüm sözlerinden maksadının umumi fehm olmadığı, bilakis hidayet bulan kişilerde hasıl olan ikinci tür fehmin nefyedildiği olmaktadır. Bu açıdan Muhammed bin Abdulvahhab, hüccetin fehmedilmesi ilgili diğer yerlerde gelen mücmel sözlerini, bizzat kendisi bu sözü açıklamış olmaktadır. Bundan sonra fehmulhücce’yi Muhammed bin Abdulvahhab’ın sözünü delil alarak nefyedenler, bu görüşlerinden dönmeleri gerekir.! Çünkü dayandıkları asıl çöktüğü için, üzerine bina ettikleri hüküm de çökmüş olur. Esasen Muhammed bin Abdulvahhab, hüccetin fehmedilmesi mevzusunda ikinci tür fehmden bahsetmesi makam olarak uygun değildir. Araştırmalarımız neticesinde fehmuhüccet ile ilgili söz eden alimlerin hiçbiri ikinci tür fehme değinmemişlerdir. Çünkü dünyevi zahiri ahkam açısndan bir semesi yoktur. Bu da göstermektedir ki, fehmulhücce konusu Muhammed bin Abdulvahhab,ın ilmi meselelerin tahriri konusunda ehli sünnetin genel menhecine saz düştüğü konulardandır. Kendisi belki herne kadar böyle olmasını arzu etmemişse de, bu hatası, hata ettiği diğer meselelerde olduğu gibi kendisinden sonraki mutaassıplarının ayaklarının kaymasına sebep olmuştur.

Tüm bu anlattıklarımız ışığında Muhammed bin Abdulvahhab’ın sözünü, içinde bulunduğu koşula ve onun maksadına uygun olarak en güzel birşekilde yorumlayacak olursak şöyle deriz: Kendilerine daha evvel hüccet ikamesi yapılmış kişilerin hakka icabet etmediklerini gören ashabı, hüccet ikamesi yapılmış kişilerin durumunda şüpheye düşerek tıpkı sahabelerin münafıklar hakkındaki ihtilafları gibi ihtilaf ettiler. Bir diğer ifade ile bu kişiler, sanki ikame edilen hüccetin tam olmadığını, dolayısıyla tekrar ikame edilmesi gerektiğini düşündüler. Muhammed bin Abdulvahhab ise bunun üzerine onlara şunu diyor; ”Biz onlara hücceti ikame ettik, delilleri açıkladık, fehmettiler ve buna rağmen icabet etmeyerek yüzçevirdiler. Nitekim her davet ulaşmış kişi hakka icabet edecek diye birşey yoktur. Onların kendilerine ikame edilen hüccetin gereğine uyarak hakka imtisal etmemeleri, aslen hüccetin ikame edilmediğinden değildir. Bilakis, hüccet ikame edilmesine rağmen kabul etmediklerinden, Allah teala onlara amel etmelerini ve boğun eğmelerini gerektiren tam bir hidayet bahşetmedi. Bu yüzden bize icabet etmemekte, hala eski hallerine devam etmektedirler. Bu hususu gözden kaçırdığınız için: sadece hidayet bulan kişilerde olan özetle; yapması ile Allah tealanın sevgisine nail olacağına dair güzel duygular, terkettiğinde ise azabına ve gazabına düçar olacağına dair kalpte oluşan endişe ve kaygıların oluşması anlamındaki fehmetmekle, kendi dillerine terceme ederek delilleri ile izah etmek ve şüphelerinin çürütülmesi anlamındaki fehmetmeyi karıştırıyorsunuz.!” Bu yaptığımız tefsir, onun sözünü bu makamda kullanmasının en iyi hali ile yorumlanmış halidir. Bu suretle hakkında hüsnü zannda bulunuyoruz. Aksi halde, kullandığı makam konusundaki hatasında olduğu gibi, maksadı konusunda da hatalı oluşuna hükmetmemiz gerekir.! Bir diğer gözden kaçan önemli husus şudur: Hüccetin fehmedilmesini nefyetmek, mutlak olarak tevilcinin özrünü nefyetmeyi gerektirir. Nitekim tevilcinin tevil yaparak Şari’nin muradına isabet edememesi nassı fehmedememesi sebebiyledir. Aksi halde bilebile muhalefet ettiğini söylememezi gerektirir ki, bu durumda ise en asgari hali ile fasık olması lazım. Oysa Nebi sav hakkı kastettiğinden dolayı böyle birinin sevap alacağını söylemektedir. Doğruların tümü Allah’tandır.

Ebu Hasan Mehmed

twitter: @ebusalep

Ümmet-i İslam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir