İmam Şâmil döneminden tarihî bir belge: Ruslara karşı savaşan mücahidlere hicret etmenin hükmü

Kafkasya-Dağıstanlı mücahidlerin websitesi VDagestan, 19.yüzyılda Rus işgaline karşı mücadele eden Kafkasya İmamet Hareketi’nin unutulmaz önderi İmam Şamil döneminden bir tarihî belge yayınladı. Metni ilginize sunuyoruz:

Kıymetli kardeşlerimiz; sizlere İmam Şâmil döneminde Dağıstan’ın bir bölgesinin şer’î kadısı olan Şeyh Yusuf el-Yahsavî ed-Dağıstanî’nin zamanın Harameyn alimlerinden Şeyh Osman bin Hasan ed-Dimyatî ile olan yazışmasının tercümesini takdim ediyoruz.

Şeyh Yusuf mektubunda; İmam Şamil’e hicret etmek, ona hicretin vacib olup olmadığı, ona itaat etmenin ve onun emri altında Rus kafirlerine karşı cihad etmek gibi konular hakkında Şeyh ed-Dimyatî’ye sorular soruyor. Belgede ayrıca, Şeyh Osman’ın ve onun çağdaşı olan iki alimin daha delilleriyle birlikte Şeyh Yusuf’un sorularına cevaplar bulunuyor.

Fetva, büyük âlim Şeyh Osman bin Hasan ed-Dimyatî eş-Şâfiî el-Mekkî(Hicrî 1265) tarafından veriliyor. Şeyh, fetvasında Yusuf el-Yahsavî ed-Dağıstanî’nin saygın ve izzetli imam Şamil Efendi el-Gimrâvî ed-Dağıstanî’nin mücadelesi hakkındaki sorularını cevaplıyor.

Bu arada, tarihî kaynaklarda Şeyh Yusuf el-Yahsavî’nin önceleri Ruslarla olan savaşında İmam Şâmil’e şiddetle karşı çıkanlardan birisi olduğu bilinmektedir. Fakat daha sonraları o, fikrini değiştirmiş ve tevbe ederek İmamet hareketi saflarına katılmıştır.

Soru:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Hamd, alemlerin rabbi olan Allah’a; salat ve selam, Rasulüne ve onun ehlinin ve ashabının üzerine olsun! Bundan sonra;

Allah’ın geniş rahmetine ve lütfuna en muhtaç kullarından Yusuf Efendi Dağıstanî, Yüce Allah’ın kendisine ilim ve takva bahşettiği ve ayetlerle hadisleri anlamayı nasip ettiği, aynı zamanda akranlarına nazaran meseleleri şeriata göre çözmeyi kolaylaştırdığı muhterem Şeyh’e sorar. Öyle ki bu fakir, kendi ülkesinde bu soruları doğru bir şekilde cevaplayabilecek kimsenin olmadığını düşünmektedir. Çünkü Yüce Allah, Nahl Suresi’nin 43.ayetinde “Eğer bilmiyorsanız o halde zikir ehline sorun” buyurmaktadır. Ve yine cehaletimden dolayı affınıza sığınıyorum.

Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah’adır.(Âl-i İmran,28) Bu ayet, neshedilmiş midir yahut edilmemiş midir? Ve buradaki istisna ile ne kastedilmiştir? Yine bu ayet, Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” (Mümtehine, 8) ayeti ile nesh olunmuş mudur? Ve bu ayet nesh edilmişse anlaşmaya izin verilen harbî (kendisiyle anlaşma olmayan kafir) meselesi ne olacaktır?

Ayrıca Dağıstan halkının üzerinde hiç kimsenin otoritesinin olmadığını da biliniz. Onlar Müslümanlardı ve aralarında Allah’ın kitabına göre hüküm veren kadılar ve emirler vardı. Kafirler ise sadece bazı köylere sahip olmuşlardı.

Ayrıca yüksek dağlık kesimlerde yaşadıkları için henüz kafirlerin elinin ulaşmadığı bazıları da kendilerine bir imam seçtiler ve ona tabi oldular. Ve şimdi imamları, bize de malımızı, mülkümüzü bırakarak kendilerine hicret etmemizi emrediyor. Ayrıca kendilerine hicret etmeyeni de “hicret etmelerini emrettim ama itaat etmediler” diyerek buldukları yerde öldürüyor, malını da beş taksime ayırıyorlar.

Şimdi halkımızın sebatı nedeniyle kafirlerin bize dinimizi yaşama konusunda karışmadığı bu vasatta bize hicret etmek vacip midir? Ve eğer hicret vacipse bunu yapmayan kafir mi olur, ve yine bu dinden çıkarmıyorsa o zaman çözüm ne olacaktır?

Ve yine ben aciz bir davetçi olarak sizden bir fikir talep ediyorum. Benim öz ağabeyim de onlara katıldı. Şimdi ya bana onu takip etmemi tavsiye edin yahut onun beni takip etmesini!

Bilindiği gibi; ayetlerin ve hadislerin zahirlerine göre hüküm çıkarmak, bizim gibi kimselerin yapabileceği bir şey değildir. Aksine bu, ancak müctehidlerin yapabilecekleri bir iştir. Ve ictihad da Rasulullah(s.a.s.)’den sonraki üç asırdan bu yana mümkün olmamıştır.

Ben Şafiî mezhebindenim ve uzun süre de kadı olarak görev yapmakla imtihan olundum. Nihayet Yüce Allah, beni bu ağır vazifeden kurtardı ve elhamdülillah, sizden kendi mezhebime göre yahut diğer meşru mezheplerden birine göre sorularımın cevabını almak üzere bu mübarek topraklara ulaştım. Sizden Allah rızası için sorularımın cevabını geciktirmemenizi ve beni bir an evvel umduğum amacıma yönlendirmenizi rica ediyorum. Allah sizden razı olsun ve sizi cennet nimetleriyle mükafatlandırsın, Amin! Ve’l-Hamdulillahi Rabbil Alemîn…

Ve ayrıca, bu fakirin sorusu kabul edilirse cevabın da yazılı olması soran için daha kalıcı olacaktır.

Ve yine, yukarıda belirttiklerimin özü; eğer hicret edersek çocuklarımız, kadınlarımız, mal ve mülklerimiz kafirlerin elinde kalacak. Fakat yine de hicret etmem benim için farz ise onları kafirlerin elinden kurtarmaktan ziyade kendi ruhumu ateşten kurtarmam daha önceliklidir! Selametle…

Cevap:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Hamd, İslam’ı mücahidlerin kılıcıyla yücelten ve kitabında “Mü’minlere yardım etmek, üzerimize haktır.”(Rum, 47) buyurarak zafer ve açık fetihle müjdeleyen Allah’adır. Yine Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed(s.a.v.)’in de O(c.c.)’nun kulu ve elçisi, dini tebliğ ederek Adnan soyunun efendisi olduğuna şehadet ederim. Allah, ona ve ailesine, onun dinine yardım etmek için canını ortaya koyan ashabına ve kıyamete kadar bu yol üzere yaşayacak olan tüm sadık mü’minlere rahmet etsin!

Hakikaten Yüce Allah, cihadı pek çok amele üstün kılmış ve tüm rasullerin efendisine indirdiği kitabında cihad edenlere büyük mükâfat vaad etmiştir. O(c.c.), Tevbe Suresi’nin 123.ayetinde şöyle buyurur: Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.”  Allah(subhanehu ve teala) yine şöyle buyurur: “Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah bağışlayan, esirgeyendir.”(Tevbe,5) Ve bunun gibi pek çok ayetler…

Allah Rasulü(salat ve selam üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: “Emiriniz, fazıl veya facir her nasıl olursa olsun, (onun emri altında) cihad etmeniz size farzdır. Keza, namazı da fazıl veya facir ve hatta kebair işlemis bile olsa her Muslumanın, arkasında kılması tüm Muslumanlara farzdır.” (Ebu Davud, Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir)

Yine Allah Rasulü şöyle demiştir: “Müşriklere karşı elinizle, dilinizle ve malınızla cihad edin!” (Ebu Davud ve Nesaî, Enes’ten rivayet emiştir)

Ve yine Buharî ve Müslim’in Ebu Hureyre(r.a.)’den rivayet ettiğine göre: “Rasulullah(s.a.s.)’a hangi amelin en hayırlı olduğu soruldu. O(s.a.s); Allah’a ve rasulüne iman etmektir, dedi. Ondan sonra, diye sordular. O(s.a.s.) da; Allah yolunda cihaddır, dedi.”

Yüce Allah, cihadın sürdürülmesi için Müslümanlara Peygamber(s.a.s.)’in ve raşid halifelerinin varisi, seçkin alim, kavrayışlı bir Şeyh olan Şamil Efendi’yi bahşetti. Allah onu sevdiği ve razı olduğuna yönlendirsin, kâfir ve asîlere karşı destekleyip güçlü kılsın!

Onun nâmı, Allah’ın beytinin olduğu şehir ve Rasulullah(s.a.v.)’ın Medinesi dâhil tüm İslâm âlemine yayıldı. Artık İslâm âlimleri, Cenab-ı Allah’ın “Mü’minlere yardım etmek, üzerimize haktır.”(Rum, 47) buyruğuna iman ederek duaların kabul edildiği zamanlarda Allah’tan ona yardım etmesi ve onu zafere ulaştırması için sürekli dua etmekten geri kalmamaktadırlar. Ve Yüce Allah, kendi yolunda savaşanları nerede olurlarsa olsunlar destekler. Allah düşmanlarını ise nerede olurlarsa olsunlar lanetler.

Görülüyor ki Müslümanlardan bir kısmı, düşmanlarla birlikte yaşamaya razı olmuş. Bu nedenle o(Şamil) da bunlardan kendisine hicret etmelerini ve mıntıkalarını kafirlere terk etmelerini istemiş, böylece kendisini güçlendirerek düşmanı zayıf bırakmayı amaçlamış. Fakat halktan bir kısmı onun emrine itaat etmemişler, ona yardım etmemişler ve Kur’an’ın açık hükümleriyle çelişen birtakım şüphelere sarılmışlar.

İşte o zaman onlar, büyük ilme sahip olan şeriat alimlerinin açıkladığı gibi, işgalci düşmana katılarak hata yapmaktadırlar. Çünkü bahsi geçen Şeyh (Şamil), itaat edilmesi gereken biridir ve hakkında anlatılan tevatür derecesine ulaşan haberlere göre o, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in menhecine göre adil imam hükmünde olan birisidir.

Fıkıh âlimleri, savaş bölgesinde bulunan yahut kâfirlerin ele geçirdiği ve dinini gözetmesinin tehlikeye düştüğü bir İslâm beldesinde yaşayan bir Müslümanın fırsat bulduğunda hicret etmesinin farz olduğunu söylemişlerdir. Orada kalırsa günah işlemiş olacaktır. Hatta yanında mahremi bulunmayan bir kadın dahi olsa, yoldaki tehlikeler kendisi için o beldede kalmasından daha az olacaktır.

Ve Allah Rasulü(s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Fetihten sonra hicret yoktur(yani Mekke’den hicret yoktur. Çünkü Mekke, kıyamet gününden evvel Daru’l-İslam olmuştur).” Kişi gücüne yahut kabilesinin gücüne güvense ve dininde fitneye düşmekten emin olsa bile eğer İslam’ın o beldeyi yeniden kurtarma ihtimali bulunmuyorsa o zaman böyle bir durumda yine Daru’l-İslâm’a hicret edilmesi arzu edilir. Aksi takdirde o, kâfirlerin arasında yaşamak suretiyle onların sayısını artırır ve kafirlerin onu iğfal etmeleri muhtemeldir.

Ve bu görüşler, İmam Şafiî(rahimehullah)’nin et-Tuhfe, en-Nihaye ve Şerhu’r-Raud gibi risalelerinde de aktarılmıştır.

Bu nedenle hicret etmeleri emredilen bu insanlar, ya hicret etmeleri farz olan birinci kategoriye ya da hicret etmeleri arzu edilen (veya müstehap olan) ikinci kategoriye girmektedirler. Fakat imamlarının emriyle ikinci kategoridekiler için de hicret etmeleri farz olur çünkü emre itaat yine farzdır.

Yine âlimlerin dediğine göre; fasık ve zalim bile olsa imamın emir ve yasaklarına itaat etmek vaciptir. Çünkü Rasulullah(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Başı kuru üzüm tanesi gibi Habeşli bir köle dahi olsa üzerinize tayin edilen emir sahibini dinleyin ve itaat edin!” Yine şöyle buyurur: “Kim imama itaatten bir karış ayrılırsa o, kıyamet günü hiçbir mazereti olmadan getirilecektir.” (Sahih-i Müslim)

Ayrıca bu imametin gerekliliği, sözlerin birleştirilmesi ve ihtilafların giderilmesi anlamı taşıdığından eğer teslimiyet ve itaat olmadan gerçekleşmez. Şeyh Remlî, “en-Nihaye” isimli risalesinde bu konudan bahseder.

Bu kitapta, Şafiî mezhebinin diğer kitaplarında olduğu gibi, imam kendilerine zulmetse bile ona karşı itaatsizlik edenlerin bağîler olduğu söylenmiştir. Hatta imam, onların hakkı olan bir şeyi dahi vermemiş olsa. Bu konu, bu ve diğer pek çok kaynakta geçmektedir.

Ve bu kimseleri, bahsi geçen Şeyh’i (Şamil) takip etmeye teşvik eden bir başka şey ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir.” (Mücadele, 22) 

Şeyh el-Hatıb, bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder: “İbn-i Abbas(radıyallahu anh) şöyle dedi: Bu ayet, Bedir Savaşı’nda babasını öldüren Ubeyde Amir bin Cerrah ve öz kardeşini öldüren Ümeyye bin Hattab gibiler hakkında nazil olmuştur. Bazıları da bu ayetin Bedir Savaşı’nda oğlunu öldürmek için Rasulullah(s.a.v.)’tan izin isteyen Ebubekir(r.a.) hakkında indiğini söylemiştir. Ve Rasulullah(s.a.v.) da ona şöyle demiştir: “Bizi kendinden mahrum bırakma ey Ebubekir. Sen benim gözüm kulağım olduğunu bilmiyor musun?!” (Siracu’l-Münir, 249/4)

Şeyh el-Hatıb, şöyle der: “Bu meselenin özü, kişinin Allah’tan başka kimseye bağlanmamasıdır. Aksi takdirde o, imanında samimi biri olamaz. O(s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ım, beni şerlilerin yardımına muhtaç bırakma! Çünkü bana vahyolunanda şunları buldum: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” 

Ve Yüceler Yücesi’nin şu sözleri: “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur.”(Âl-i İmrân, 28) Abdullah ibn-i Abbas, bu ayetin Yahudilerden ve müşriklerden olan dostlarının Rasulullah(s.a.v.)’a üstün gelmelerini dileyerek onlara bilgi veren Abdullah ibn-i Übey ve diğer münafıkların durumlarını açığa çıkarttığını söyledi. Yüce Allah bu ayeti indirdi ve mü’minlere akrabalıkları, İslam’dan evvelki dostlukları ve benzeri nedenlerden dolayı kafirlerle velayet kurmalarını yasakladı.

Ayetin devamındaki “Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır.” ifadesini açıklarken ise; gerçekten onların şerrinden korkulduğu durumlarda kalben olmamak kaydıyla yalnızca dille onlara dostluk gösterilebilir, denilmektedir.

Ayrıca bu durumlar, İslam’ın yayılmasından evvelki dönemde yahut İslam’ın zayıf olduğu yerlerde mümkün olabilir. Bu konuya dair Muaz bin Cebel şöyle demiştir: “İmanın gizlenmesi, İslam’ın başlangıç döneminde ve din henüz güçlenmeden evveldi. Bugün Allah, İslam’ı yüceltmiştir ve Şeyh el-Hatıb ile diğer müfessirlerin dediği gibi artık Müslümanların sakınması gerekmez.

Ve Yüce Allah’ın şu sözleri: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz.”(Mümtehine,8) Bu, Yüce Allah’ın kendileriyle savaşmayan ve düşmanlık göstermeyen kafirlerle ilişki kurmalarına dair mü’minlere iznidir. İbn-i Zeyd ise bu ayetin İslam’ın başlangıcında geçerli olduğunu ve daha sonra nehyedildiğini söylemiştir. Katade ise “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün!”(Tevbe,5) ayetinin yukarıdaki ayetin hükmünü neshettiğini belirtmiştir.

İbn-i Abbas(r.a.), bu ayetin Huza’a kabilesi hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Çünkü onlar, Allah Rasulü(s.a.v.) ile kendisine karşı savaşmayacaklarına ve O(s.a.v.)’na karşı kimseye yardım etmeyeceklerine dair antlaşma yapmışlardı. Bazıları ise bu ayetin açık olduğunu söyledi ve Esma binti Ebubekir(r.ha)’nın, hediyelerle Medine’ye gelen annesine söylediği şu sözleri delil olarak gösterdi: ‘Rasulullah(s.a.v.) izin vermedikçe senden ne bir hediye kabul ederim ne de seni evime alırım.’Bunun üzerine Allah(c.c.), ayetini indirdi ve Rasulullah(s.a.v.) da Esma’ya annesini evinde ağırlamasını ve hediyelerini kabul etmesini emretti.

El-Hatıb ve diğer müfessirler de bu görüştedir.

Sonuç olarak, bu ayetin muhkem olduğunu kabul edersek o zaman bu hükmün mü’minlere karşı savaşmayan ve onlara düşmanlık göstermeyen kafirler hakkında olduğu barizdir.

Sizin durumunuzda ise; Müslümanların birlikte yaşadığı bu kafirler, onlara karşı düşmanlık etmeye ve savaşmaya devam ediyorlar. Ayrıca kafirleri vurabilmek için onları kollayan Müslümanlarla da savaşılır.

İşte bu nedenlerle Şeyh Şâmil(Allah onu korusun), genel olarak haklıdır ve bu konularda kendisiyle çekişenler ise bid’atçı ve yalancı kimselerdir.

Duamızın sonu, alemlerin rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

Şeyh Osman bin Hasan’ın fetvasının orjinali için TIKLA

Kaynak: VDagestan

Ümmet Bülteni

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir