Kulluk ve Hakimiyet

beyazsancakMüslüman, ilk bakışta Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetindeki hususlar arasında anlaşılması zor bir uyumla karşılaşabilir. Ancak yakından ve dikkatle incelendiğinde, son derece sağlam ve kuvvetli bir uyum ve ahengin olduğunu görür.

Burada, insanın benliğinde Allah’a kulluğu yerleştirme konusunda tamamen bazı ayet ve hadislerden elde edip hazırladığımız bir temel ilkeyi zikretmek istiyoruz. Bu temel ilke şudur: Hakimiyet olmadan kulluk olmaz. Fetih olmadan mağfiret olmaz. Şehadet olmadan da fetih olmaz.

Hakimiyet Olmadan Kulluk Olmaz: Günümüzdeki Müslümanların zihnine iyice yerleşen bir husus var­dır. O da, kulluğun bugün yapıldığı gibi ferdi ibadetlerle gerçekleşebilece­ğidir. Bu nedenle bunlar namaz kılar, oruç tutar, hac yapar, Allahu Teala’yı çokça zikrederler. Ama onlara İslam’ın en büyük ve en önemli hedefinden yani yeryüzünde Allah’ın hükmünü yaymaktan ve kainatta Allah’ın dinini hakim kılmaktan bahsetti­ğinizde, bunu, kullukla ilgisi olmayan fuzuli bir söz sayarlar. Hatta bazı akıllı(!) kimseler daha da ileri giderek, hakimi­yetten bahsetmeyi hükümranlık ihtirasını taşıyanların sloganı olarak ka­bul ederler. Sözde selefi olan doktor Rabi’ El-Madhili bu kişiler­den biridir. Bu zat, “Allah’a Davette Peygamberlerin Metodu” adlı kitabında, imame­tin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in temel pren­siplerinden olmadığını belirtmekte ve sözlerine İslami şeriatın haki­miyetinden, onun büyük öneminden bahseden bazı Müslü­man cemaatler aleyhinde konuşarak devam etmektedir. Zanna dayanarak yorum yapan bu ön yargılı adam, İbn-i Teymiye’nin (Rahimehullah) imamet konusunda Şia’ya reddiye olarak söyle­diği sözlerini naklederek görüşlerini desteklemek istese de, yeni başlayan ilim talebeleri bile bu kavramların arasında ciddi bir fark olduğunu görmektedir. Fakat bu adamın deneyimsiz, yaldızlı slogan ve ifadelerine aldanan çömezlere lider olması için, se­lefi(!) olduğunu ilan etmesi yeterli olmuştur. Allah’ın dininde imamet, şeriatın talep ettiği bir husustur. Zira Müslümanın yer­yüzündeki kulluğu ancak imamın olmasıyla ger­çekleşebilir. Bu­rada imamet ve imamdan maksadımız; güç, kuvvet ve üstünlük­tür. Müslümanın yeryüzündeki gücü arttıkça kulluğu da artar; Müslümanın yeryüzündeki gücü azaldıkça kulluğu da azalır.

Bu anlayışın bir çok delilleri vardır. Şöyle ki:

Birinci Delil: Allahu Teala şöyle buyurur:

“Şüphesiz Peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin (şahitlik) edecekleri günde yar­dım ederiz.” (40 Mü’min/40-51)

“Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz vermişizdir:

Şüphesiz onlar, mutlaka mansur ve muzafferdirler. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” (37 Saffat/171-173)

“Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da “Yer­yüzüne salih kullarım varis olacaktır” diye yaz­mıştık.” (21 En­biya/105)

“Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenlere, kendi­lerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi kendilerini de yer­yüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiğini dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını vaadetti.” (24 Nur/55)

Bu ve buna benzer bir çok ayet, davadaki samimiyetle, ilahi vaad arasında bağlantı olduğunu göstermek­tedir. Dava kul­luğun en üstün derecesi olan imandır. İlahi vaad ise, güç ve kuv­vet sahibi olup hakimiyet kur­maktır. Davanın olduğu yerde vaa­din gerçekleşmesi muhakkak olduğu gibi, vaadin gecikmesi de kaçınılmaz ola­rak davanın gereğinin yapılmadığını göstermekte­dir. Şunu da hatırlatmalıyız ki, bu Kur’anî esaslar, cemaati baz alan ve ancak cemaat halinde çalışıldığı zaman gerçekleşen esaslardır. Nitekim yukarıdaki ayetlerde geçen ifa­delere dikkatle bakıldığında, ifadelerin çoğul olarak kullanıldığı görülecektir. “İman edenler”, “ordumuz”, “Salih kullarımız” ifadeleri fertten değil, cemaatten bahsetmektedir. Allahu Teala’nın izni ile, ile­ride yeniden bu konu üzerinde duracağız.

Zafer ve üstünlük anlamına da gelen güç ve hakimiyet, Müslümanın yeryüzündeki kulluğunun göstergele­rindendir. İlahi vaad, gerekli sebeplere bağlanıp, çabalamayı gerektirdiğinden dolayı, yeryüzünde hakimiyet kurma için gerekli çabayı göster­mek, İlahi bir vecibedir. Yeryüzünde hakimiyet kurmak için ge­rekli sebeplere tutunmayan cemaatler, Allahu Teala’ya kulluk kapısından içeri girmeye hak kazanamazlar. Hakimiyet ise ancak fetih ile, fetih de ancak şehadet ile olur.

Sadece tebliğ yoluyla veya Selefiyye kisvesine bürünen yeni mutasavvıfların tabiriyle ‘tasfiye ve terbiye’ yoluyla ya da daha başka tuhaf yollarla hakimiyetin sağlanabileceğini savunan saf veya derin bilgi ve düşünce(!) sahibi cemaatler (ki bunlar kevnî sebeplerle, takdir edilen neticeler arasında hiçbir bağlantı görmemektedirler), doğru yoldan sapmışlardır.

İkincisi Delil: Müslüman, aczinden dolayı gereği ile amel edemediği birçok Rabbani ayet ve Nebevi emirleri, ancak güç ve kuvvet zamanında yerine getirebilir. Acizlik, sonuçta tam bir kulluk ile Allah’a kulluk ya­pılmasını engelleyen ilahi emirlerin gereği ile amel etmemenin sebeplerinden biridir. Kaldı ki, Müs­lümanların hadleri uygulamaları, kafirleri hakimiyetleri altına almaları ve buna benzer vecibeler de ancak güç, kuvvet ve haki­miyet ile mümkündür.

Fetih Olmadan Mağfiret Olmaz: Kulun, Allahu Teala’nın af ve mağfiretine mazhar olması, ancak kul­luk ile mümkündür. Kulluk ise güç, kuvvet ve hakimiyet ile tam olarak yerine getirilir. Hakimiyet ise ancak fetih ile olur. Allahu Teala şöyle buyurur:

“Allah’ın yardımı ve fetih (zafer) geldiği ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğün zaman, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan af dile. Çünkü O, tevbeleri çokça kabul edendir.” (110 Nasr/1-3)

Anlaşılacağı üzere bu ayetlerde Allahu Teala’nın, Pey­gamberine bahşedeceği fetih ile mağfiret arasında bir ayrılmazlık bulunmaktadır. Nitekim daha açık bir ifade ile bu husus başka bir yerde şöyle açıklanmaktadır:

“Şüphesiz, biz sana apaçık bir fetih verdik ki, Allah senin geçmiş ve gelecek (bütün) günahını bağışlasın, üzerindeki nime­tini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltip iletsin. Ve Allah, sana “üstün ve onurlu” bir zaferle yardım etsin.” (48 Fe­tih/1-3)

Bu ayetlerde fetih ile mağfiretin birlikte zikredildiğine dikkat ediniz. “Şüphesiz, biz sana apaçık bir fetih verdik” cüm­lesi, “ki, Allah, senin geçmiş ve gelecek (bütün) günahını bağış­lasın.. ve sana yardım etsin” cümlele­rine eşitlenmiştir. Fetih, Al­lah’ın mağfiret ve yardımının neticesidir. Çünkü tevbe ve cihad olmadan fetih ger­çekleşmez. İstiğfar olmadan mağfiret gerçek­leşmez. Savaş olmadan yardım gerçekleşmez. Netice olarak: Fe­tih ancak istiğfar ve cihad ile gerçekleşir. Fethin gelmemesi, mağfiretin vuku bulmadığına delalet etmektedir. Allahu Teala’nın salih kulları bu hususu anlamış ve yılmadan üzerlerine düşeni yerine getirdikleri için Allahu Teala da onlara yardımını ihsan etmiştir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Nice peygamberler vardı ki, beraberinde Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler; boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibarettir:

“Ey Rabbimiz! Günahlarımız ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolundan) kaydırma; ka­firler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” Allah, onlara dünya nimeti ve daha da güzeli, ahiret sevabını verdi. Allah, güzel davrananları sever.” (3 Al-i İmran/146-148)

Fethin gerçekleşmediği Uhud gününden sonra inen bu ayet-i kerimeler, Müslümanları geçmiş ümmetler­deki Müslü­manların yaptıklarına yönlendirmekte ve onlara fethin gerçek­leşmesi için ilahi sünnetin nasıl cereyan ettiğini bildirmektedir. Ayette “fetih” yerine “dünya nimeti” zikredilerek, fethin ger­çekleşmesinin mağfiretin de gerçekleştiğine, zaferin gecikmesi­nin ise mağfiretin gerçekleşmediğine delalet ettiğine işaret edil­miştir.

Şehadet Olmadan Fetih Olmaz: Meşhur bir kıraate göre, ayetin metninde geçen “Gatele” (savaştılar) ye­rine “Gutile” (öl­dürüldüler) olarak da okunan yukarıda ki ayet(3 Al-i İmran/146), her iki kıraate göre de Allah’ın kendi evliyalarını şehit edinmek istediğine delalet etmekte ve onları şehadete teşvik etmektedir. Allahu Teala’nın şu ayeti de bu kabildendir:

“Gevşemeyin, üzülmeyin. Gerçekten iman etmişseniz mutlaka siz en üstünsünüz. Eğer size bir yara dokun­duysa, şüp­hesiz ki o kavme de onun gibi bir yara dokunmuştur. İşte bu günleri Biz, insanlar arasında döndürür dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri belirtmesi, içinizden şahidler (şehidler) edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.” (3 Al-i İmran/139-140

Allahu Teala’nın gayesi, zafer ve hakimiyetten önce kulla­rını imtihan etmektir. Nitekim imam Şafii’ye şöyle sorulmuş: “Kişi için hakimiyet kurması mı, yoksa imtihan edilmesi mi (yani imtihan olunduktan sonra ha­kimiyet kurması mı) daha ha­yırlıdır?” Bunun üzerine imam Şafii (Rahimehullah) şöyle cevap vermiştir: “İmtihan olunmadan hakimiyet yoktur.” Buna göre Allahu Teala’nın kullarını imtihan etmesinden maksat, şehitler edin­mektir. Doğru yolda olan cemaatlerin, kendi etbalarına şehadeti sevdirmeleri, bunun için gayret göstermeleri ge­rekir. Çünkü bu, hem Allah’ın istediği bir husustur, hem de zafer ve hakimiyete giden yoldur. Bu nedenle Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ashabı ile ölüm üzerinde bey’atlaştı, onlar da (Radıyallahu Anhum), Allahu Teala’nın şehidler edinmekten hoş­landığını bildikleri için şehadeti, bulunabileceği her yerde aradı­lar. Allahu Teala şöyle buyurur:

Mü’minlerden öyle erkek adamlar vardır ki, Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece on­lardan kimi ada­ğını gerçekleştirdi, kimi de beklemektedir. Onlar hiçbir değiş­tirme ile (sözlerini) değiştirmedi­ler.” (33 Ahzab/23)

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şu sonuca var­maktayız:

1- Doğru yoldaki cemaat, Allahu Teala’nın dinini hakim kılıp, kanunlarını insanlar arasında egemen kıl­mak suretiyle, yer­yüzünde, Allahu Teala’ya kulluğun gerçekleşmesi için çalışıp gayret gösterendir.

2- Doğru yoldaki cemaat, kulluğun ancak fetih ile, fethin de ancak öldürme ve savaş ile gerçekleştiğini bilendir.

3- Doğru yoldaki cemaat, Allahu Teala’nın, kendilerinden şehitler edinmek maksadıyla seçtiği cemaattır.

Sapık ve yanlış yoldaki cemaatlere gelince, bunlar (kendi kötü düşüncelerine göre) sözde barışı savaşa ter­cih ederek, savaş yerine bazen şirk parlamentolarına girmeyi, bazen edebiyatı, ba­zen kültürel kitapları araştırıp incelemeyi, bazen de hayali terbi­yeyi önerirler. Halbuki bu yolların hepsi de, zafer ve hakimiyet bir yana, zillet ve meskenete götüren yollardır.

Ebu Katade El Filistini


İbn-i Kayyım, El-Fevaid 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir