Mavi Marmara’dan dolayı ‘İsrail’in dilediği özür, Arap Baharı ve Suriye

8719_1ABD Başkanı Barack Obama’nın geçtiğimiz ay Siyonist İsrail’e yaptığı ziyaretin ardından bu korsan devletin başkanı Netanyahu’nun Türkiye Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ı bizzat araması ve “Mavi Marmara” katliamından dolayı “Özür” dilemesi, son yıllarda meydana gelen önemli hadiselerden birisidir. İşgal devletinin ilk defa başka bir devletten özür dilemesi, bütün dünyada şaşkınlıkla karşılanmıştır. Çünkü özür dilemek, İsrail’in siyasi lûgatında olmayan bir şeydir. Özür diledikten sonra; özellikle Beyaz Saray’dan yapılan bazı açıklamalar, bazı şüphelerin yayılmasına sebeb olmuştur. ABD ve Batı ittifakı için de en tehlikeli süreç bundan sonra başlayacaktır. Bunun farkında olan ABD, ilk olarak 2012 yazında Suriye genelinde mücadele eden ve Esed rejimine çok büyük darbeler vuran “Şam halkı İçin Nusret Cephesi” isimli grubu, Uluslararası Terör Örgütleri listesine ekleyerek Suriye direnişine yaklaşımını ortaya koymuştur. Muhakkak ki bu gelişme, Müslümanlar için hiç de sürpriz değildir.

Özür diledikten sonra; özellikle Beyaz Saray’dan yapılan bazı açıklamalar, bazı şüphelerin gönüllere yerleşmesine sebeb olmuştur. ABD’li yetkililer; kendileri için en büyük tehlikenin, Suriye’de sosyalist ‘Baas Rejimi’nin çökmesi ve Beşşar Esed’in devrilmesi, bölgede İslâmi hareketlerin belirleyici bir güç haline gelmesidir. Suriye’de kurulucak İslâmi sistemin, Siyonist İsrail için bir tehdid unsuru olmasından korktuklarını açık bir şekilde ifade etmektedirler. Bazı siyaset uzmanları, ABD’nin ve Batılı müttefiklerinin; Suriye krizinin ilk günlerinden itibaren takındıkları tavrın, buna işaret ettiğini söylemektedirler. Suriye’de iki yıldan beri yüz binlerce Müslüman’ı katleden ve göç etmeye mecbur bırakan zalim Baas rejimine yönelik tek bir somut adım atmayan ABD ve müttefiklerinin bölgede çok yönlü bir stratejiyi ortaya koymaları, tıpkı Bosna Savaşı’nın sonlarında yaşanan gelişmelerin tekerrürü gibi bir nitelik kazanmaktadır. Aziz ve mübarek Şam beldesinde son iki yıldır devam eden mücadele, bugün küresel ve bölgesel aktörler açısından yeni bloklaşmalara neden olmaktadır.

“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar! Katından bize bir veli ve yardımcı gönder!’ diye feryat eden çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”(Nisa,75) ilahi emrine icabet ederek bu beldeye yardıma koşan kardeşleri ile beraber zalim tağut Esed Rejimi’ne karşı ayağa kalkan Müslüman Suriye halkı, her türlü imkansızlığa rağmen kısa süre içerisinde ezeli İslam düşmanı olan Rusya’nın, Fars kavmiyetçiliğini ve Şia takiyyesini ön plâna çıkaran İran’ın ve efendisinin sözcülüğüne soyunan Hizbullah(!)’ın desteklediği Sosyalist-Baas rejimin, can damarları kopmak üzeredir.

ABD ve Batı ittifakı için de en tehlikeli süreç bundan sonra başlayacaktır. Bunun farkında olan ABD, ilk olarak 2012 yazında Suriye genelinde mücadele eden ve Esed rejimine çok büyük darbeler vuran “Şam halkı İçin Nusret Cephesi” isimli grubu “Uluslar arası Terör Örgütleri” listesine ekleyerek Suriye direnişine yaklaşımını ortaya koymuştur. Muhakkak ki bu gelişme, Müslümanlar için hiç de sürpriz değildir. Sürecin başından beri yakın gelecekte burada İslami hareketin ‘iktidar altarnetifi’ olacağını tahmin eden ABD’nin, Arap Baharı’nın yaşandığı diğer ülkelerde uyguladığı politikanın aksine Esed rejiminin ömrünün uzaması için yardım ettiği görülmektedir. Zira İslami esaslara göre kurulacak olan bir Suriye devleti, ABD’nin bölgesel çıkarları açısından tehlikelidir.

Beşşar Esed rejiminin son birkaç ay içinde ülkenin önemli bölgelerinde egemenliğini kaybetmesi, artık ABD’yi daha somut adımlar atmaya zorlamaktadır. Öyle görünüyor ki haydut İsrail’in Türkiye’den dilediği malûm özür de, ABD ve batı ittifakının Suriye’ye yönelik plânladıkları yeni stratejilerinin bir neticesidir. Nitekim son dönemlerde Türkiye’ye çok sık ziyaretlerde bulunan Dışişleri Bakanı Kerry’nin, Türkiyeli mevkidaşı Ahmed Davutoğlu ile yaptığı ortak basın açıklamasında, özellikle Suriye konusuyla ilgili endişelerinden bahsetmesi ve İsrail’in dilediği özürün ‘zafer havasına sokulmamasını‘ Davutoğlu’ndan rica ettiğini ifade etmiştir.

PKK’nın silah bırakma sürecine girmesi, Terörün Finansmanının Engellenmesi’ne yönelik kanunun TBMM’den jet hızıyla geçirilmesi, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDUK) isimli batı yanlısı ve kendine demokrat Suriye muhalefetinin Türkiye’de toplanması gibi gelişmeler, hep aynı stratejinin parçaları olarak göze çarpmaktadır.

Öte yandan Suudi Arabistan ve Ürdün gibi kadim ABD-İngiliz müttefiki yönetimler de birbiri ardınca Suriye’deki mücahitlere karşı tutumlarını resmen dile getirmeye başlamışlardır. Dedesi de 1.Dünya Savaşı sürecinden itibaren İngilizlerin en yakın dostu olan Ürdün Kralı Abdullah, bir TV kanalına verdiği röportajında Suriye’deki durumun “kontrol altına alınamaması ‘durumunda bölgenin büyük bir tehlike altına gireceğini söylemiştir. Yine Türkiye’ye yaptığı ve Anıtkabir ziyaretinde gözyaşlarını tutamadığı için gündeme geldiği ziyaretin ardından BBC’ye verdiği mülakatta, Türkiye ve Mısır yönetimlerini HAMAS’ı destekleyerek bir “İhvan Hilali” çizmeye çalışmakla suçlamıştır. Kadim Batı müttefiki Abdullah, böylece efendilerinin çıkarlarını ne kadar fazla düşündüğünü ispatlamıştır.

Mübarek Harameyn toprakları üzerinde talihsiz şekilde iktidarı elinde bulunduran Suudi hükümeti de daha önce Afganistan ve Irak’a savaşmaya giden vatandaşlarına uyguladığı tutumu Suriye’ye giden Müslümanlar için de uygulayacağını resmen ilan etmiş; sözde “Tevhid davetçisi” saray mollalarının ağzından ‘Şam beldesinde mücadele eden Mücahidlerin yoldan çıkmış Harici gruplar‘ olduğu propagandasını başlatmıştır.

Görünen o ki, Beşşar Esed’in devrilmesinden sonra, bölgede kaos ortamı ve çatışma süreci başlayacaktır. Bu muhtemel çatışma sürecinin neticelerinin de sadece bölgesel değil küresel nitelikte olması mümkündür. Burada Türkiye’nin rolü çok önemlidir. Suriye krizinin başladığı dönemden itibaren özellikle ‘insani yardım açısından’ başarılı bir politika izleyen ve İslam dünyasının takdirini kazanan Türkiye hükümetinin, bu dönemde daha büyük imtihanla karşılaşacağı aşikardır. Bu nedenle bu kriz boyunca içeride ve dışarıda pek çok olumsuz unsura ve provokasyona direnebilen hükümetin bundan sonraki süreçte de başka baskılara göğüs gerebilmesi elzemdir.

İran ve Şia ittifakı ile Siyonist İsrail-Batılı destekçilerinin köklü dini-ideolojik temellerle dahil olduğu bu savaşta “Yeni Osmanlıcılık” misyonuna soyunan (veya öyle algılanan) bir Türkiye hükümetinin yalnızca ABD’nin ileri karakolu vazifesi görmesi, hem AK Parti Hükümeti’nin, hem bölge ülkelerinin felaketine zemin hazırlayacaktır. Bu sürecin, günü kurtarma kaygısıyla şekillenen politikalarla geçiştirilmesinin mümkün olmadığını söylemek mümkündür. Nitekim Osmanlı Hilafet Devleti’nin misyonu asla “Predatör”lük değil, ilayi kelimetullahı yeryüzüne hakim kılmak olmuştur. “Stratejik Derinlik” sahibi bir dışişleri yönetimine sahip olan Türkiye’nin bu hususları dikkate alarak ona göre dış politikalarını belirlemesi elzemdir. Aksi durumda hem kendilerini, hem bölgede yaşayan insanları yeni bir ateş çukurunun içine atmış olurlar.

S.Asım URAL 

Kaynak: Misak Dergisi, 270.Sayı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir