Mevcut Yöneticilerin İçyüzü

Hamd, alemlerin rabbi olan ve mübarek kitabında şöyle buyuran Allah(c.c.)’a mahsustur:

“…ki mücrimlerin yolu açığa çıksın diye!”(6 En’am,55)

Salat ve selam, bir hadisinde; “İslam’ın düğümleri, birbiri ardına çözülecek. Bir düğümün çözüldüğü her bir zamanda insanlar, bir sonraki düğüme yapışacaklar. Bu düğümlerin ilki yönetim, sonuncusu da namazdır.(Ahmed, Hakim, Taberani)” buyuran nebilerin en şereflisi Muhammed(s.a.s.)’in üzerine olsun!

Bundan sonra;

Selef-i salihinin hayatlarını ve onların zalim önderlerle olan ilişkilerini araştıran birisi, aziz sahabeler arasında despot sultanlara karşı ayaklanan birçoklarının olduğunu görür. Muhterem sahabe Abdullah ibni Zübeyr(r.a.), Mekke’de ayaklandı ve O’nu bir süre zapt etti. Bunun sebebi de orada hüküm süren adaletsizlikten başka bir şey değildi. Hüseyin bin Ali(r.a.) de Yezid bin Muaviye’ye karşı isyan etti. Üstelik Abdullah ibni Abbas(r.a.) da O’na, plan ve eğitim için Yemen’e gitmesini tavsiye etmişti.

Bununla birlikte aziz sahabi Abdullah ibni Ömer(r.a.) gibi yönetime karşı isyan etmeyenler de oldu. İslam tarihinin sayfaları büyük fakihlerden, güvenilir muhaddislerden, güçlü Kuran müfessirlerinde olup da zamanlarının despot idarecilerine karşı isyan eden birçok büyük alimi kaydetmiştir. Örneğin; Said bin Cübeyr, Eş-Şabii, ibn-i Ebi Leyla, El-Buhturi ve niceleri…

O dönemki Kuran hafızları, Haccac bin Yusuf es-Sekafi’ye karşı ayaklanan Abdurrahman ibni Eşas’a katılmışlardı. Rivayetlere göre onların sayıları, 100 bini aşıyordu. Hanefi fakihlerinden İmam el Cessas, İmam Ebu Hanife(ö.150 hicri)’nin ve mezhebinin despot yönetimlere ve ehil olmayan halifelere karşı muhalefetiyle meşhur olduğunu anlatır.

Aynı şekilde İmam Malik(r.h.) de zalim ve despot yöneticilere karşı isyan etmeyi uygun görmüştür. İmam ibni Cerir Et-Taberi’nin anlattığına göre O(İmam Malik), halka Muhammed bin Abdullah El Hasan(Hicri 145 yılında ayaklanmıştı)’ın eylemlerini onayladığına dair bir fetva verdiği zaman kendisini şöyle söylenmişti: “Fakat biz Mansur’a biat ettik!” Bunun üzerine İmam, “sizler ikrah altında biat ettiğiniz için bu biatleriniz geçerli değildir!” İbni Kesir de bunu El Bidaye ven Nihaye adlı kitabında nakleder.

Ve sonradan gelen Maliki uleması da böyleydi. Endülüs kadısı Yahya bin Yahya El Leysi ve Karus bin Abbas da, ibn’ül Esir’in “El Kamil”’inde ve Kadı İyaz’ın “Tertib’ül Medarik”inde bildirdiği gibi  hicri 202’de ibni Hişam bin Dahkil’in yönetimine karşı ayaklananlar arasındaydılar.

İmam Nevevi de “Sahih-i Müslim Şerhi”nde, Şafii fakihlerinden İmam’ül Harameyn El Cüveyni’nin şöyle dediğini aktarıyor: “Eğer mevcut idareci bir haksızlık yaparsa ve O’nun zulüm ve despotluğu aşikar olur da kendisine bu illeti şifahen söylendiği zaman bundan dönmüyorsa o zaman etkili insanlar hep birlikte O’nu devirmek için hareket edebilirler. Bunun için silah kullanmak ve savaş ilan etmek de dahil tüm yöntemleri deneyebilirler.”

Yine zulmeden idarecilere karşı ayaklanmayı caiz görenler arasında İmam Ahmed bin Hanbel’in mezhebinin fakihleri de vardır: İbni Razin, ibni Akil ve ibni Cuzi ve diğerleri… Bunlar da Abdullah Ömer’in “EL İmamet’ül Uzma” isimli kitabında geçmektedir.  Kendi zamanında fasık yöneticilere karşı bizzat ayaklananlar arasında, öldürülünceye kadar mücadeleye devam eden İmam Ahmed bin Nasr El Khezayi de bulunmaktadır. O, İmam Ahmed bin Hanbel tarafından övülen birisidir ve İbn Kesir’in “El Bidaye ve’n Nihaye”sinde de bahsi geçmektedir.

Elhamdülillah! Eğer bu, zulmeden (Müslüman) yöneticiye karşı isyana temas ediyorsa o zaman günümüzün Yahudi ve Hıristiyan müttefiki, onlar için çalışan, Beyt’ül Makdis’i Yahudilere satan ve Gazze’de “Terörle mücadele” adı altında mücahidleri bombalayan yöneticilerine ne demeli?! O halde zamanının yöneticilerine karşı isyan edenler, kendi durumları için birçok delil bulabilirler.

Yüce Allah(s.v.t.) şöyle buyurur:

“Benim ahdim zulmedenleri kapsamaz!”(Bakara,124)

Onlar yine, emir ve yasak koyma konusundaki amelleriyle de kendilerini kanıtlamışlardır. Zalim yöneticiye karşı isyan etmeye muhalefet edenler arasında ise İmam Tahavi ve İmam Nevevi bulunmaktadır. Bu, Tahavi’nin müfessiri, ibni Hacer ve onların mezhebini takip edenler tarafından tercih edilen görüştür.

Bunlara bakarsak selef ulemasının zalim idarecilere karşı ayaklanma hususunda ihtilaf ettiğini görürüz.

O halde neden bazı insanların bu meseleyi, aynı şeymiş gibi takdim etmeye çalıştıklarını görüyoruz? Diğer yandan eğer zalim yönetimlere karşı isyandan kaçınmaya göz yumsak bile, bu bize mürted yöneticilere karşı sessiz kalma hakkı verir mi? Selef ve halef, tüm ulema icma etmiştir ki imamet, kafir olanlara verilemez!

Allah azze ve celle şöyle buyurur:

“Allah, kafirlere müminler aleyhinde bir yol asla vermeyecektir!” (Nisa,141)

Kafirler için müminlere karşı galip gelmenin yollarından biri, onları hevasıyla, kurallarıyla ve hukuk düzeniyle yönetecek bir yönetici, bir komutan olmaktır.

Rahman(c.c.), mübarek kitabında şöyle buyurur:

“…Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin”(Şuara,151-152)

İbni Abbas(r.a.), Allah Rasulü(s.a.s.)’nün şöyle dediğini rivayet eder:

“Her kim dinini değiştirirse O’nu öldürün!”(Buhari)

Şunda hiç kimse ihtilaf etmez ki eğer bir kişi Rahman’ın kanunlarını insanların kanunlarıyla değiştirirse o, en üst derecede kafir olur ve imandan çıkar.

Allah(s.v.t.) şöyle buyurur:

“Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer kesin yargı bulunmayacak olsaydı aralarında hemen hükmedilirdi. Doğrusu, zalimlere can yakıcı azap vardır.”(Şura,21)

Yine bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyurur:

“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tanrı’dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.”(Tevbe,31)

Bugün görüyoruz ki Arap Yarımadası’nın idarecileri, İslam’ın yolunu sekülerizmle değiştirmişlerdir. Bu, kendi içinde irtidat ve insanı imandan çıkaran bir küfürdür.

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”(Al-i İmran,85)

Yarımadanın idarecileri, bir başvuru merci olarak ve Allah’ın emrettiği kanunlara ters  olan beşer yapımı hukuka sahip Birleşmiş Milletler’in kararlarını tanımaları ve onlara bağlılıkları nedeniyle kafir olmuşlardır. Birleşmiş Milletler’in sistemi, tamamen İslami teşrinin iptali ve hayatı muhafaza eden sınırları boşa çıkarma üzerine; insanların hevalarından doğan bir hukuk üzerine bina edilmiştir.

Birleşmiş Milletler kararlarının tanınması, onların anayasalarında dahi şart koşulmuş ve realitede de uygulanmıştır. Hatta kendi ülkeleri, BM tarafından tanınmamış olsa bile…

Bundan başka, yarımadanın idarecilerini kafir yapan bir diğer şey de onların, müminlerden ziyade Yahudi ve Hıristiyanlarla ittifaklar kurmalarıdır. Onlar, müminlerle birlikteliği reddetmiş, mücahidlere karşı kafirleri desteklemişlerdir.

Allah(s.v.t.) şöyle buyurur:

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’adır.”(Al-i İmran,28)

Müfessirlerin Şeyhi, Muhammed bin Cebir Et-Taberi(r.h.), “…Allah ile hiçbir ilişiği kalmaz.” cümlesini tefsir ederken şöyle der:

“Bu demektir ki, her kim Allah’ı terk ederse Allah da O’nu, dönekliği ve küfre girişinden dolayı terk eder.”

Yüce Allah(s.v.t.) buyuruyor ki:

“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.”(Maide,81)

Yine şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.”(Maide,51)

Yarımadanın idarecilerine “Vela ve bera” açısından yaklaşırsak Ali Abdullah Salih’in, Şeyh Ebu Ali el-Hareti ve arkadaşlarını Amerikalılarla iş birliği yaparak öldürdüklerini görürüz. Yine Suud’un sicilinin İslam’a karşı savaşla ve onun düşmanlarıyla işbirliği içinde çalışmasıyla dolu olduğunu görürüz. Ve hiçbir makul kişi, onların ABD ile olan ilişkilerinin bir köle ve efendi ilişkisi odluğunda şüphe etmez. Yine Suudi yönetimi, 1994’teki savaş esnasında güney Yemen’deki ateist-sosyalist rejimi tam 300 milyon dolarla desteklemişti. Onlar güney Sudan’ın Hıristiyanlarını desteklediler ve onların ülkesini yeniden sosyalistlere bıraktırdılar. Birçok vaiz, kendi ülkelerinin tiranlarından kaçtı ve kutsal beldede mülteci durumuna düştü.

Yine onlar, hava üslerini Irak’taki Müslümanları vurması için Amerikalılara açtılar. Tüm bunlar, Suudilerin bu dinin düşmanlarına olan dostluklarının ve desteklerinin kanıtıdır. Ve halen onlara yiyecek ve petrol ile destek vermeye devam ediyorlar.

Yukarıdakilere ilaveten bu yöneticiler, mücahidlere karşı çok önceden “terörizme karşı savaş” adı altında anlaşma imzalamışlardır.  Bu, bizatihi kafirlere karşı dostluk ve sadakat, müminlere karşı nefrettir. Bu yöneticiler kafirdir; çünkü genelde Müslümanları, özelde mücahidleri gammazlamak için ofisler açmışlardır. Bu, Siyonist-Haçlı ittifakının faytdası için gerçek bir yardımdır ve Yemen hükümeti, Aden ve San’a’daki FBI ve CIA varlığını resmen kabul etmektedir.

Bu ofisler, Katar ve BAE’de de bulunmaktadır. Birçok yerde Arap yarımadası boyunca yerleşmiş Amerikan elçilik siteleri kurulmuştur. Ve onlar, Amerikalılara her türlü hizmeti sunmaktadırlar.

BAE, bu ofisler aracılığıyla mücahid Abdurrahim el Naşiri’yi ve diğerlerini teslim etmiştir. Bu yöneticiler kafirdir çünkü onlar, kafirlerin itikatlarını yaymaktadırlar. Laiklere ve politeistlere alanları açmışlardır.

Bu, sadece yukarıdan görünüm. Batıni ayinler, Allah’tan başkasına ibadet edilen Yemen’de ve Ali Abdullah Salih’in himayesinde yapılıyor. Ve bunlar bizden uzakta değil! Şirk inançlarının yayılmasına ilişkin örnekler arasında, Suudi yönetimi tarafından sapkın Rafızilere, batıl ayinlerini Mekke, Baki ve Şakiyye’de yapabilmeleri için verilen izni de sayabiliriz.

Bahreyn ve Kuveyt’teki durum da budur. Onlar da kafirdir, çünkü Kızıl Deniz ve Arap Denizi’nin kıyılarını, sahillerini, adalarını Amerikan askerlerine sunarak onlardan yardım ve koruma elde ettiler. Onlara gereken yakıt ve gıda desteğini sağladılar. Arap Yarımadası boyunca birçok askeri üs ve tesislerini haçlı ordusuna tahsis ettiler.

USS Cole destroyerlerinin Yemen-Aden’deki, Amerikan üslerinin Katar-Bab’ul Mendeb ve El-Udeyd’deki, Harameyn beldelerindeki El-Harc ve El-Khobar üsleri, 5.Filo’nun Kuveyt ve Bahreyn’deki varlıkları, yine Fransız güçlerinin BAE’de, İngilizlerin de Umman’daki varlıkları vs. hepsi de bu yarımadanın yöneticilerinin harbi kafirlere verdikleri desteğin açık birer kanıtlarıdır.

Bu yöneticiler ayrıca Somali, Irak ve Afganistan’daki İslami oluşumlara karşı seküler hükümetlerle yaptıkları ittifaklardan dolayı da kafirdirler.

Onlar yine Allah’a, O’nun dinine, Peygambere(s.a.s.)’e ve Müslümanlara hakaret eden basın ve yayın organlarını himaye ettiklerinden ötürü kafirdirler. Örneğin Yemen’in resmi sözcüsü olan El-Cumhuriyye gazetesi…

Hiçbirimiz Suudi hükümetinin, “Allah ve şeytan bir (madeni)paranın iki ayrı yüzüdür” diyen ve Allah’ın yasakladığı diğer amelleri yapan Türki El Hamid’e olan korumasını unutamayız! Ve onların dinle alay eden programları gösteren uydu şebekelerine izin verdikleri de unutulmamalıdır.

Allah(c.c.) şöyle buyurur:

“Kimler Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezlerse işte onlar kâfirdirler.”(Maide,44)

Bunun en bariz örneği, bu ülkelerin her birindeki ticari ve askeri mahkemelerin varlığıdır. Suudi yönetiminin askeri mahkeme kanununun 27.maddesi şöyle der: “Devletin yöneticisi –kral- tek başına tüm hükümleri uygulama ve iptal etme yetkisine sahiptir.”

Onlar birbirleriyle herhangi bir hususta çatıştıkları zaman, kafir uluslar arası mahkemelere başvururlar. Buna misal olarak Bahreyn ve Katar’ın, suni Sykes-Picot sınırları üzerindeki çatışmalarını kafir mahkemelerine götürmelerini gösterebiliriz. Bu mürted ajanlar, üzerlerinde müşrikleri destekleme, Allah’ın kanunlarını yasaklama, insan yapısı fikirlerle uyuşan çözümleri kabul etme gibi  kendilerini İslam’dan çıkartan pek çok nedeni taşımaktadırlar. Onlar, tefeciliği yasal hale getirdiler; onu koruyan ve destekleyen ruhsatlar çıkarttılar. Onların irtidatları çok barizdir. Onlar, bırakın bu kadar çok ihlali sadece bir tek İslam’dan çıkarıcı suç işlediklerinden dolayı dahi alaşağı edilmek zorundadırlar.

Arap yarımadasının içine düştükleri durum, istisnasız hepsinde aynıdır. Onlar da diğerleriyle aynı sebeplerden dolayı kafir oldukları için yarımadada küfür üstün duruma geldi.

Bu liderler, tüm bu küfür ve şirklerine ilaveten diğer tüm ahlaki yozlaşmaları ve faizli bankaları Allah’ın hareminin minarelerine kadar soktular. Onların ahlaksızlıkları, zina ve alkolü korumaları, bunlar için özel yerler tahsis etmeleri, Müslüman toplumu içinde pis şeyleri yaymaları ve Arap yarımadasını, kafirlerin girmesinin yasak olduğu yerler dahil tüm kafirlere açmaları ile açıkça ortaya çıkmıştır.

Dubai, ahlaksızlık ve fenalıklara izin vermede en çok göze batan yerlerden biri olarak kabul edilmektedir ve her bir Müslüman’ın alnında bir kara leke olarak işaretlenmiştir.

Kimi yerlerde fuhşiyat vergiye bağlanmış, kimilerinde –Katar’da olduğu gibi- kiliseler inşa edilmesine izin verilmiş, “hayır organizasyonları ve yarımadanın birliği vs.” gibi söylemler adı altında kapılar, her türlü yozlaşmaya açılmıştır.

Böylesi büyük sapkınlıklara bağlı olarak insan fıtratı kirlenmiş, karakterler yozlaşmıştır. İşte bu, bizim mücadele etmemiz gereken şeydir. Onlar artık bizimle savaşmaya çıkmış, evlerimizi basmış, bizimle dinimizden vazgeçmemiz için pazarlığa girişmiş ve düşmanlarımızı bize karşı desteklemişlerdir.

Ey Müslümanlar! Bizler, kendi dinimizi ve sizin dininizi savunmak için savaşıyoruz. Yine kendi onurumuzu ve sizin onurunuzu savunmak için… Eğer siz de bunu yapamıyorsanız en azından düşmanlarla olan bu savaşımızda bizim arkamızda durun! Bizler onlarla, Allah Rasulü(s.a.s.)’nün şu davetine icabet etmek için çarpışıyoruz: “Kim dininden dönerse onu öldürün!”

Ubade bin Samit(r.a.)’in bir rivayetinde Rasulullah(s.a.s.)’tan şunu bildirdi: “Allah Rasulü(s.a.s.) bizi çağırdı ve idareye karşı açıkça bir küfürlerini görmediğimiz müddetçe baş kaldırmamamız hususunda kendisine biat ettik.

Yine İmam Ahmed’in ve İbni Asım’ın kitaplarında ifade şöyle geçer: “onlar sizden bir haramı işlemenizi emretmedikleri müddetçe…”

Ayrıca ibni Hacer’in Fethül Bari adlı eserinde Habban Ebi El Nazr’ın rivayetinde de şu şekilde geçiyor: “Allah’a karşı açık bir asilik görmedikçe…”

İmam Nevevi de Sahih-i Müslim’e yaptığı şerhte Kadı İyaz’ın şöyle söylediğini belirtir: “Ulema şu konu üzerinde ittifak etmiştir ki imamet asla kafire verilemez ve bir yönetici, küfür işlerse görevden alınmalıdır. Namazı terk etse ve bunun için yalvarmayı bıraksa bile…” O’nun sözleri burada sona eriyor; Allah kendisine rahmet etsin!

Kadı İyaz, yine şöyle diyor: “Eğer O(sultan), bir küfür işlerse ya da şeriatta bir değişiklik yaparsa yahut devlet otoritesini kaybederse artık ona itaat etmek farz değildir. Müslümanlar ona karşı ayaklanmalı ve onu alaşağı etmelidirler. Ve güçleri yetiyorsa yeni bir imam atamalıdırlar. Eğer bu meydana gelirse o zaman belirli bir grup o kafiri o görevden düşürmek zorundadır. Fakat bunu yapmaya güç yetiremeyeceklerini düşünüyorlarsa yapmayabilirler.”

İbni Hacer, şöyle devam ediyor: “eğer sultan açık bir küfür işlerse O’na bunda itaat etmek caiz değildir. Gücü yetenlerin ona karşı cihad etmeleri gerekir.” Bunlar, O’nun sözlerinin sonudur. Allah O’ndan razı olsun!

Ey Müslümanlar! İşte bu yarımadanın yöneticileri ve benzerleri hakkında Allah’ın hükmü… Bu, Rasul(s.a.s.)’ün sünneti ve ulemanın da icmaıdır. Biz buna inanıyoruz ve bu hakikate iman etmekte şüphe edenlere de bunları delil olarak gösteriyoruz.

Ey Müslümanlar! Bu hain idarecilerin yönetiminin devamı, Beyt’ül Makdis’in işgalinin ve İsrail’in varlığının devamı demektir. Eğer bizler, sırf bu nedenden dolayı bu yönetimlere karşı savaşırsak, sırf bu bile meşruiyet için yeterli olacaktır. Onlar şeriatla çelişen yolları desteklemeye daha ne kadar devam edecekler? Ashab-ı kiram, sapkın yollarla savaşma konusunda ittifak etmişti. Bu mesele böyle hallolmuş ve hiç kimse de buna muhalefet etmemişti.

Eğer bu, bir Müslüman için kendisini yine Müslüman olup da haddi aşan birisinden korumak için meşru oluyorsa ya dini ve onuru ayaklar altına alan, Yahudi ve Hıristiyanlara dost olan bu mürted yöneticiler ve onların destekçilerine karşı nasıl meşru olmasın? Daha da kötüsü, onlar Yahudi ve Haçlılara karşı savaşan Müslümanlara karşı savaşıyor, onları zindanlarına atıyorlar.

Yine bizim için esir Müslümanları canlı kalkan olarak kullandıklarından dolayı bu idarecilerle savaşmak caizdir. Eğer savaşta canlı kalkan olarak kullanılan masum Müslümanları öldürmek dahi ittifakla caiz oluyorsa bu mücrim, hain ve zalim Arap liderleri öldürmek için daha çok sebep vardır. Çünkü İsrail ve Amerika, bu kukla rejimleri El-Aksa’yı özgürleştirmek isteyen ve İslam topraklarını işgalcilerden temizlemek isteyen Müslümanlara karşı bir kalkan olarak kullanmaktadır.

Uyanın ey İslam uleması!

Ey yiğit Müslüman kardeşim! Sen Gazze’deki kardeşlerine yardım etmek ve Beyt’ül Makdis’i kurtarmak istediğinde senin karşında kim duruyor? İsrail mi yoksa bu hain Arap rejimleri mi?

Cevabı size bırakıyorum.

Ey Yemen’in, Hicaz’ın ve Necid’in onurlu kabileleri! Allah Rasulü(s.a.s.) ile savaşan ve O’nu yalanlayan Ebu Cehil tarafından yönetilmeye razı olur muydunuz? Cevabınız “Hayır” ise o halde Ebu Cehil’in torunlarının Arap Yarımadası’nı yönetmesinden nasıl hoşnut olabilirsiniz? Filistin’e varana ve tüm dünyada Allah’ın şeriatını hakim kılana kadar onlarla savaşmakta acele edin, ülkeyi işgalden ve kafirlerin zulmünden kurtarın!

Ey Müslümanlar! Bizler bu cahili rejimlere meydan okumak ve onları kökünden kazımak için ilahi emirleri dikkate almak zorundayız. Allah’ın habibinin adımlarını izlemeli, O’nun kafir Kureyş rejimini yok etmedeki plan ve sünnetlerini örnek almalıyız. Bu yarımadanın yöneticilerini yok edip yalnızca Allah’a ibadet edilinceye kadar O’nun adımlarını izlemeli, O’nun nurunun huzmelerini aramalıyız. Gölgelerinde irtidatın yayıldığı, ateizmin kontrolden çıktığı, fuhşiyatın meşrulaştığı, acı ve maraziyetlerin görüldüğü bu maymun rejimleri nasıl yıkamayız? Onların sayesinde Müslümanların itibarı ayaklar altına alındı. Onurları çiğnendi. Bu sorunların çözümü için bu cahili düzenleri yıkıp yerine İslam şeriatını tahsis etmekten başka çıkar yol yoktur.

İşte bu, dünyanın dört bir yanındaki mücahidlerin yapmakta oldukları şeydir.

Afganistan’daki mücahidler, Allah’ın lütfu ile işgal edilmiş olan ülkelerinin %70’ini yeniden restore ettiler. Bu artık bizzat düşman tarafından kabul edilmektedir.  Svat Vadisi’nin halkı da, Allah’ın şu buyruğuna cevaben cihadın bereketiyle bölgelerindeki seküler rejimi ortadan kaldırıp şer’i yönetimi kurmaya muktedir oldular.

“… hüküm yalnızca Allah’a mahsustur!”(Yusuf, 40)

Alemlerin rabbinden onları sağlam tutmasını ve kendilerine zafer nasip etmesini niyaz ederiz! Şeriatın hakimiyetine karşı olanlar, onları şeriatı uygulamaktan men etmek için her bir yandan üzerlerine toplandılar. Kafkasya’daki İslam emirliğinin mücahidleri ve Somali Eş-Şebab hareketi de Allah’ın inayetiyle kontrolleri altında bulunan yerlerde şeriatı icra etmeye muktedir oldular. Cihadi hareketler dünyanın dört bir yanından, şeriatın hakimiyetine davet ederek ve bunun için savaşarak yürüyüşe geçmiş bulunuyorlar. İslami mağripteki mücahidler de şeriatın uygulanması için yürüyüşteler ve inşallah bu hedeflerine ulaşacaktırlar.

Bizler bu yarımadada bir görev üstleniyoruz. Bu, şeriatın hüküm sürmesi için yarımadada yıllardır var olan bu laik yönetimlerin ilmi ve uygulamalı cihadi hareketler tarafından Rasulullah(s.a.s.)’ın sünnetine uygun olarak ortadan kaldırılması görevidir. Bizler, Müslümanların topraklarının yeniden kazanılıp ilahi-rahmani şeriatla hükmedileceğinden ve El-Aksa’yı işgalci ve destekçilerinden temizleyeceğimizden eminiz. Bizler, sadece eşi benzeri olmayan Allah’a ibadet edeceğiz. Yalnız şunu bilmeliyiz ki; işgal, kaynakların kaybı ve Müslümanların başlarına gelen musibetler, şeriatın yokluğu ve sekülerizmin güçlenmesinden kaynaklanmıştır.

Eğer biz sebebi biliyorsak o zaman çözümden de emin olmalıyız. İslam ümmeti, şeriatı uygulamakla yükümlü tutulmuştur. Bunu gördük ve buna şahid olduk. Bugün arka arkaya gördüğümüz başarılar, ümmetin şeriatla yönetilmesi gerektiğinin son kanıtlarıdır. İnşallah şeriat hakim olacak ve tüm yeryüzüne galip gelecektir. Ve tüm ülkeleri kapsayacaktır. İnsanlar, İslam’ın yasaları altında yaşayacaklar ve yeryüzü önceden nasıl şirk ve zulüm ile dolmuşsa artık tevhid ve adaletle dolacaktır. İnsanlar tüm güçleriyle bu cahiliye rejimlerinden kurtulmaya çalışıyorlar.

Onlar, artık bu kukla rejimlerin yalanlarına ve boş sloganlarına aldanmıyorlar. İnsanlar, yavaş yavaş mücahidlerin tarafına dönüyorlar. Köylerini ve şehirlerini onlara açıyorlar. Onların destekleri ve cihad cephelerinin çoğalması, şeriatın hakimiyetinin alametleridir.

İslam ümmeti aşağılanmayı reddeden, sekülerizmin zincirlerinden kurtulmaya çabalayan güçlü bir toplumdur. Bizler, hep birlikte Allah yolunda cihad etmez ve tevhidi gerçekleştirmezsek kendimizi bu yönetimlerden kurtaramayız.

Yüce Allah(s.v.t.) şöyle buyurur:

“Fitne kalmayıp din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah, onların yaptıklarını görendir.”(Enfal, 39) 

Şimdi bizler, insanları Allah’ın bu yarımadanın idarecileri hakkındaki hükmü konusunda bilgilendirmeli ve bu bağlamda beyanatlar yayımlamalıyız. Bu liderler ve yönetimlerinden beri olmalı, onlarla beraber olanları da terk etmeliyiz.

İşte bu, İbrahim(a.s.m)’in soyunun amentüsüdür: Allah’a ibadette ihlas, müşrikleri ve onların inançlarını ret…

Yine onların konumlarını, otoritelerini ve ülkedeki etkinliklerini artıracak her türlü amelden uzak durmalıyız.

Allah(c.c.) şöyle buyurur:

“Sizin için İbrahim ve onunla beraber olanlarda güzel bir örnek vardır. Hani onlar toplumlarına şöyle demişlerdi:-Biz, şüphesiz sizden ve Allah’tan başka kulluk ettiklerinizden uzağız. Sizi reddediyoruz. Sizinle aramızda, siz Allah’a tek olarak iman edinceye kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret belirmiştir. İbrahim’in babasına söylediği şu söz hariç:-Senin için bağışlanma dileyeceğim, fakat Allah’tan sana gelecek hiçbir şeye gücüm yetmez.-Rabbimiz, sana dayandık, sana yöneldik ve dönüş sanadır!”(Mümtehine,4)

Bununla birlikte, kendimizi bu hain yönetimlerin düzenlerinden kurtarabilmek için silah ve güç hazırlamalı, Müslümanları yarımadanın yöneticilerinden kurtulmak için harekete geçirmeliyiz.

Bir ayet-i kerimede şöyle buyruluyor:

“Siz de düşmanlara karşı gücünüzün yettiği kadar her türlü kuvvet ve cihad için, bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah düşmanını, kendi düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve aslâ haksızlığa uğratılmazsınız.”(Enfal,60)

Cihada çıkmaya güç yetirememek, ne olursa olsun mümkün olan hazırlıkları yapmayı terk etmeye mazeret olamaz. Gerekli olan her şey, zorluklarına aldırmadan yapılmak zorundadır. Bunun kaynağı, yüce Allah(c.c.)’ın şu sözleridir:

“O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah’tan sakının, dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Teğabün,16)

Cihada hazırlık nefsi, maddi ve askeri olmalıdır. Eğer buna hazırsanız, o zaman mücahidlerin saflarına katılacağınız gün gelecek ve hep birlikte şeriatı uygulamak için savaşacağız. Alimlerin sultanı İz bin Abdüsselam, Kavaid’ul Ahkam isimli eserinde şöyle der: “Eğer birisi, dini bir görevi yapmak için atanır ve o da bunun bir kısmını yapmaya muktedir olup diğer kısmını yapmaya gücü yetmezse ve yapabildiği kadarıyla gelirse o zaman yapmaya güç yetiremediği kısmından muaf olur.” 

Cihad için yapılan hazırlıklar arasında ganimet, zekat vb. meşru kaynaklar vesilesiyle para bulmak ve bunları şeriatın hakimiyetini hızlandırmak için mücahidlere göndermek de vardır.

Vaizler, imamlar, Kuran belletmenleri vs. Müslümanları şeriat hakkındaki eğitme ve öğretmedeki rollerini her fırsatta eyleme dökmelidirler. Her Müslüman mücahidlerin hak üzere olduğunu, ehli sünnet vel cemaatten olduklarını, şeriat için savaştıklarını bilmeli ve batı medyasıyla onların takipçilerine mücahidleri savunma hususunda cevap vermelidirler. Bunun için onların video, audio vs.materyallerini dağıtmak, beyanatlarını yayımlamak gibi araçları kullanmalıdırlar.

Alimlerin, davetçilerin ve hocaların önde gelen kimselere, talebelere ve avam halk arasından sıradan insanlara şeriatı ikame etme davetini anlatmadaki rolleri, daha önemli bir hal almaktadır. Şeriatın uygulanmasına yönelik sürekli çağrı, alimlerin gerçekleştirmesi gereken bir vaciptir. Bu vacip, asrımızın gerektirdiği bir şeydir. Eğer Allah(c.c.), size şeriatın ikamesi için ne çaba sarf ettiğinizi sorar ve sizler de kendi kendinize zayıf bir takım mazeretler üretirseniz o zaman Allah’a karşı, yeryüzünde şeriatı hakim kılmak için insanlara vaaz etmede, gençleri eğitmedeki savsaklamanız için mazeretiniz ne olacaktır?

Ve sonuç olarak; tüm meclislerde, sosyal ve dini günlerde şeriatın ikamesi için genel bir haykırış olmak zorundadır. Tıpkı namaza, zekata ve oruca davet ettiğimiz gibi… Allah izin verirse bizler şeriatı, tıpkı Müslümanların ilk neslinin uyguladığı gibi uygulayacağız.

İslam orduları bu hain, kafir ve mürted yönetimlere karşı yürüyüşe geçti. Fakat zafer, bir miktar sabrı gerektiriyor. Görülüyor ki Müslümanların ülkeleri şeriatla yönetilecektir ve bu çok yakında gerçekleşecektir.

Ey Allah’ım! İslam’a ve Müslümanlara yardım et! Senin ve bu dinin düşmanlarını kahret!

Ey Allah’ım! Senin kitabının ve resulünün sünnetinin galip gelmesine izin ver!

Ey Allah’ım! Şehidlerimizi kabul et! Esirlerimizi özgürleştir ve düşmanlarımıza karşı bize zafer bahşet!

Son duamız, alemlerin rabbi olan Allah’a hamd etmektir…

Şeyh Ebu Zübeyr Adil El Ebab

Ansar El Mujahideen English Forum

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir