Milliyetçilik ve Terörizm

Cd_yhaOUkAA10d9Bizlere iman nimetini ihsan eden, Müslümanca yaşama hassasiyetini kalbimize yerleştiren ve bizi nefsin buyurduğu ırkçılık, milliyetçilik ve yeryüzünü fesada boğup insanların kanını haksız yere akıtmaya vesile olan terörden koruyan Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdû senâlar olsun! Salat ve selam Ahlak’ın zirvesini temsil eden ve vahiyle insanlığa hakkı gösteren Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e, âline, ashabına ve kıyamete dek güzel bir şekilde onlara tabi olanlara olsun! Allahumme Âmin!

 

Giriş

Bu yazımızda insanlığı her geçen gün daha çok cehaletin karanlığına iten, yolsuzluk, ahlaksızlık ve zulmün yayılmasına ve insan vicdan ve merhametinin yitmesine sebep olan Milliyetçilik ve Terör kavramlarına ışık tutmaya çalışacağız. Bu iki kavram toplumların bozulmasında çok büyük bir etkiye sahiptir. Özellikle de birincisinin olduğu yerde mutlaka ikincisi de türemektedir. Çünkü birincisi, insanı, milliyeti dışındakilerini küçük görüp hafife almasını, aşağılamasını ve hatta başka etnik bir yapıya karşı tahammülünü dahi kaldırmasını, öyle ki içinde yaşadığı toplumun homojen bir yapıya sahip olmasını istemesine neden olur. Böylece bu düşünce onu haksız ve zalimane davranışlara sevk eder ki onun yeryüzünde terör estirmesini sağlayabilir.

Bu kanıya varmamızın en önemli sebeplerini –İnşaAllah- ileride örneklerle açıklayacağız. Ama öncelikle yazımıza bu kavramların tanımlarını, tarihi sürecini ve aralarındaki ilişkiye değineceğiz inşallah!

 

Milliyetçilik

Milliyetçilik kavramının tanımını yapmadan önce bu kavramın kökenine inip aslında nasıl bir manaya sahipti ve zamanla nasıl tahrife uğradığına kısaca değineceğiz. Yine konuya giriş yapmadan önce şunu da belirtmekte fayda vardır. Milliyetçilik, ırkçılık ve kavmiyetçilik kavramları aynı manaları taşımaktadır. Bu üç sözcük birbirinden farklı değildir.

Milliyetçilik kavramı, kökeni millet sözcüğüdür. Millet ise; Türkçede kavim, kabile veya belli bir topluluk anlamında kullanılmaktadır. Batılı Sosyoloji uzmanlarına göre “dil, ırk, ortak kültür ve ortak tarih özelliklerine sahip insan topluluğuna Nation yani Millet denir.

İslâm literatüründe ise daha farklı mânâya gelmektedir. “Millet” sözlükte, tutulan ve gidilen yol demektir. Bu yol eğri de olabilir, doğru da. Bu anlamdan hareketle ‘millet’ kelimesi ‘din ve şeriat’ yerine kullanılmaktadır. Çoğulu, milel’dir. Kur’an’da ve İslâm kültüründe millet, din anlamında kullanılmıştır. Fakat zamanla millet kavramı, İslam’ın yüklemiş olduğu bu manadan uzaklaştırılarak yukarıda zikretmiş olduğumuz anlamlarda kullanılmıştır. Dolayısıyla bu, Kur’an’ın ve İslâm’ın kelimelere yüklediği anlamı atıp, o kelime ve kavramlara çok farklı mânâlar yüklemek, insanla Kur’an arasındaki köprüleri yıkmak gibi çok fecî bir duruma sebep olmaktadır. Bu tavır; tahrif, dejenerasyon, ihânet, hakka bâtıl kisvesi ve bâtıla da hak libası giydirmek şeklinde ifade edilebilir.

Millet, İslâm kültürüne göre din anlamında kullanıldığından, “İslâm milleti”, “küfür milleti” tâbirleri doğrudur. Türk milleti, Yunan milleti… gibi ifadeler İslam’ın yüklemiş olduğu manaya uymadığından ve hatta zıt düştüğünden yanlıştır. Millet kelimesinin kavim/ulus anlamında kullanılması, 19. asırdan sonra ve özellikle 20. asırda yaygınlaşmıştır. Bu hata, Kur’an kavramlarının câhiliyye tarafından içinin boşaltılıp  sapık inançlar doğrultusunda doldurulmasına açık bir örnektir. Millî: Millete âit, millete has, milletle ilgili demektir. Millet hangi anlama geliyorsa, millî de ona ait anlamında kullanılır. Yani, aslında “dinî” demek olan bu kelime, “kavmî/ulusal” anlamında kullanılmaktadır. Milliyet: Aynı milletten olma hali, bir milleti diğer bir milletten ayıran unsurların toplamına denir. Aynı millete mensup olanların tamamı anlamındadır. Sonradan “milliyet” kelimesi de, kavmiyet; inanç, tarih, dil, gelenek, kültür, ideal ve vatan birliği anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Milliyetçilik de; milletin, milliyet topluluğunu esas alan, milletini sevmek ve yüceltmek ana fikrine dayanan görüş demektir.

Yine bunun gibi yanlış kullanılan şu ifadeler; Millî duygular, millî takım, millî marş, millî kimlik, millî eğitim, millî tarih, millî coğrafya, millî bayram, millî egemenlik, millî güvenlik, millî birlik, millî mücâdele, millî görüş, millî gazete, millî kültür, millî gelir… gibi ifadelerin de millet ve millî kelimelerinin asıl anlamlarından ne kadar farklı kullanıldığı açısından değerlendirilmelidir. Kavram kargaşasına yol açmak istemeyen ve Kur’an kelime ve kavramlarının tahrif edilmesine karşı olan kimselerin, örnek tamlamalarda kullanılan “millî” kelimesi yerine “ulusal” sözcüğünü, aşağıdaki örneklerde olduğu gibi “millet” yerine de “ulus” kavramını tercih etmesi gerekir. Çünkü millet kelimesi örfen hak dine mahsus olduğu için bu kavramların yerinde ve düzgün şekilde kullanılmasına dikkat edilmelidir.

Yahûdilik ve daha çok da siyonizm, milliyetçilik/ırkçılık konusunda, hem bunun ideolojileşmesi ve hem de ırkçı tutumlara yol açması ve karşı ırkçılık dâvâları taşıması açısından önemlidir. Bir taraftan yahûdi ırkını öne çıkarıp diğer ırkları kendisine hizmet etmek zorunda olan “eşek” görür ve bu anlayışı muharref Tevrat’a dayandırırken, diğer taraftan bu tavra tepki olarak faşizmi ve yahûdi düşmanlığını da hazırlamış oldu. Birinci ve özellikle İkinci Dünya Savaşının sebep ve soykırımları incelendiğinde bu anlayış ve tavır hemen göze çarpacaktır. Bu anlayış, yani ırkçılık ve arka planındaki siyonizm. Vermiş olduğumuz bu örnekle de bu kavramın nasıl da beraberinde “DÜNYA TERÖRÜ”nü başlattığını görmüş oluyoruz.

Kısaca Millet kavramını cahiliye anlayışının yüklediği anlamla değil de İslam’ın yüklemiş olduğu anlamla düşünürsek şunu çok açık şekilde ifade edebiliriz, bir Müslüman fert veya halk, aynı ırktan olmadığı halde Müslüman olan sözgelimi bir İngiliz Müslümanı, Çeçen mücahidini veya Filistinli Arap bir Müslüman genci, Türk olduğu halde İslâm düşmanı  insanlardan kendine daha yakın görür.

 

Milliyetçilik kavramının Türkiye’deki yansıması şöyledir:

Türkiye’de resmi ideolojinin inşasında ve toplumun homojenleştirilme sürecinin meşrulaştırılmasında temel belirleyici unsur, milliyetçiliktir. Milliyetçi ideolojiye uygun “modern mitlerin” inşası ve yeni bir “kamusal hafızanın” oluşturulma çabası, imparatorluk geçmişini bertaraf etmenin ve modernleşme çabalarının sosyo-psikolojik çatısını oluşturmuştur. Bu bağlamda, Türk ulusunun “biricikliliğine” yapılan vurgu, “medeniyet oluşturan millet” tezinin öne çıkarılması ve ordu-millet miti ile hem içerde bir özgüven havasının oluşturulması hem de dışarıya çağdaş ve güçlü bir devlet görüntüsünün verilmesi hedeflenmiştir. Toplumun her alanını bu milliyetçi anlayış biçimlendirmiştir. Bu milliyetçilik anlayışıyla yıllardır süren bir savaş başlamıştır ve hâlâ devam etmektedir. Savaşın taraftarlarından biri ırkıyla var olma mücadelesi verdiğini iddia ederken diğer tarafta ırkını üstün gördüğünden dolayı muhaliflerini sindirme yoluna gitmiştir.

 

Milliyetçiliğin Tarihisi Süreci:

Dini nizamın yıkılıp ırkçı naralarının dirilişinden sonra ilk planda Avrupa, şark dünyasının karşısına tek bir ordu halinde dikildi. Şarkla garp arasına veya Avrupa ile diğer bölge ve kıtalar arasına yahut âri (arınmış) ırkla diğer ırklar arasına kesin çizgiler çekildi. Avrupalı diğer ülkelerden soy, millet, kültür, medeniyet, ilim ve ahlak yönünden üstün tutuluyordu. Hakim olan anlayışa göre Avrupalı hükmetmek, idare etmek için yaratılmıştı. Avrupalı hakimiyet sürüp ilerlemek, diğer ırklar ise ölp yok olmak için dünyaya gelmişlerdi. Bu manzara, Romalıların ve Yunanlıların kendilerine üstünlük payesi verdikleri dönemin aynısıdır. Onlar sadece kendilerini terbiyeli görüyorlardı.

Dıştan gelen, yabancı patentli her şeye karşı çıkan bu ırkçılık/milliyetçilik hareketi neticesinde bazı Avrupa halkları Hristiyanlık dinine ve İsa’ya (Aleyhisselam) bir yabancı ve misafir gözüyle bakmaya başladılar. Hatta daha dfa ileri giderek İsa’yı memleketlerinden sürüp çıkarmak ve böylelikle ülkelerini temizlemek istediler. Alman profesörlerinden Eterny’in şu sözleri bu gerçeğin en açık ifadesidir: ‘Çocuklarımız niçin yabancı milletlerin tarihini okuyor? Niçin onlara İbrahim’İn ve İshak’ın hikâyeleri anlatılıyor? Tanrımızın da Alman olması gerekir.’

Rusların ırkçılık, bölgecilik ve milliyetçilik üzerindeki taassubu da Almanların ortaya attıkları mazi hayranlığından aşağı kalmıyordu. Hatta onlar bu ırkçılıklarını bilime de yansıtmışlardır. Bunun delili Pravda gazetesinin şu ifadesidir: ‘Rus bilginleri telgrafı Morstan, buharlı lokomotifi de Stevenson’dan önce icat ettiler. Bu ve benzeri tarihi harikalarda rol oynayan esas kuvvet, Rus milletinin ırk üstünlüğüdür.”

Kısacası Avrupa’da on sekizinci yüzyılda ortaya çıkarak hızla gelişen, siyasal bağlılığın temelinde ulusların varlığı varsayımına dayalı ulusçuluk, Osmanlı devleti içinde de yankı uyandırdı. Önce Balkanlarda yaşayan gayri müslim ulusları etkileyen bu hareketler zamanla bir yandan Türk aydın ve politikacılarını, diğer yandan da Arapları etkisi altına aldı. Özellikle İttihad ve Terakki yönetiminin ulusçu uygulamaları ve imparatorluğu parçalamayı amaçlayan Avrupalıların çalışmaları sonunda Araplar arasında ayrıkçı ulusal hareketler güç kazandı. I. Dünya Savaşı’nın arkasından Osmanlı imparatorluğu parçalanarak yerini çok sayıda ulusal devlete bıraktı. II. Meşrutiyet’ten sonra güç kazanan Türkçü-Turancı çizgideki ulusçuluk anlayışı, Anadolu’da kurulan yeni Türk devletinin siyasal ve ideolojik temelini oluşturdu.

Cumhuriyet döneminde etkili olan ulusçuluk anlayışı Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilmişti. Ulusçuluğun en üstün ideal olduğu kabulüne dayanan bu anlayışa göre bireyin mutlak bir değeri yoktur. Birey ancak ulusunu temsil ettiği ölçüde saygınlık kazanır. Ulus yalnız bireyin değil, ailenin ve insanlığın da üstünde yer alır. İslâm bağımsız manevi bir güç olarak kabul edilemez. İslâmî değerler yalnız Türk kültürü içinde eridikleri oranda bir önem taşırlar. Bu. nedenle din ile devlet birbirinden ayrılmalı, yasama hakkı devlete aktarılmalıdır. Dine dayalı her tür kurum ve kural ortadan kaldırılmalı, Batı uygarlığı içinde yer alabilmek için din ve uygarlık arasındaki ilişki koparılmalıdır.

 

Irkçılık Dâvâsını İlk Başlatan Şeytandır:

Bilindiği gibi İblis, Allah’ın Âdem’e secde emrine itaat etmedi. Gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Âdem (a.s.)’in de topraktan yaratıldığını gösterdi. Bu, kendi elinde olmayan yaratılışında maddî özelliklere itibar etmek, yani ırkçılık yapmaktı. İblis’in bu üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah’ın koyduğu ölçü verir. O yüzden ilk ırkçı, şeytandır. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî bir mantıktır.

Kur’an’a göre üstünlük takvâda (49/Hucurât, 13), ilimde (39/Zümer, 9) ve cihaddadır (4/Nisâ, 95). Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa, onda İblis/şeytan anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbar edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.

İblis, Adem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüş ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Halbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri, her birinin kendine ait sırları vardır. Adem’i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi (38/Sâd, 71-85). Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü.

 

İslam’ın Milliyetçilik hakkındaki hükmü:

Daha önce de dediğimiz gibi ırkçılık/milliyetçilik kavim birlikteliği üzerine kurulu olan bağdır… yani toplumun fertlerini birbirine bağlayan ırk, tarih, dil, ortak maslahat ve ortak unsurlar bütünüdür milliyetçilik. Bu bağlamda ırkçılık üzerine kurulan dostluk ve düşmanlık, kelimenin tam anlamıyla din ve akide unsurlarını yok etmektedir. Bu anlayışa göre, her ikisi de tek aynı ırktan oldukları sürece iki farklı veya zıt inanca sahip olan insanlar aynıdır ve aralarında fark yoktur demektir. Bu nedenle günümüzde var olan bu milliyetçilik/ırkçılık küfürdür. Çünkü sahip olduğu bu manadan dolayı milliyetçilik/ırkçılık, Allah’ın (Subhanehu ve Teâlâ) haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram kılmaktadır. Bu ise İslam’ın kesin bir dille sakındırdığı cahiliye bağlarındandır. Bu hususta Allah Teala şöyle buyurur:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat: 13)

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise şöyle buyurmaktadır:

<< Kim cahiliye davasına çağırırsa, şüphesiz o kimse cehennem leşidir. Bir adam dedi ki: ‘Ya Rasûlallah! Ya o kimse namaz kılıyor ve oruç tutuyorsa?’ Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Namaz kılıyor ve oruç tutuyor olsa da aynıdır. Sizi Müslümanlar, mü’minler ve Allah’In kulları diye isimlendiren Allah’a dua edin” buyurdu. >> (Sahihu’t Terğib ve’t Terhib; 553)

Yine bu hususta Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur:

<< Arabın aceme, acemin de araba, beyazın siyaha ve siyahın da beyaza takva dışında herhangi bir üstünlüğü yoktur. İnsanlar Âdem’dendir, Âdem ise topraktandır. >> (Ahmed, Müsned)

Irkçılık/milliyetçilik hakkında birkaç hadis:

“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)

“Bir kimsenin câhiliyye âdetince kavim ve kabilesine intisab ederek onlardan yardım talep ettiğini (ırkçılık yaptığını) duyacak olursanız ona: ‘babanın zekerini/penisini ye’ deyin ve bunu açık açık söyleyerek îmâ ve kinâyede de bulunmayın.” (Ahmed bin Hanbel, 5/136)

“Asabiyet (kavmiyetçilik) dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ yolunda mücâdeleye girişen Bizden değildir.” (Ebû Dâvud, Edeb 112)

Bu konuda Rabbimizin şu ayeti gayet açık ve nettir:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (Mucadele: 22)

TERÖR

Türkçeye, Fransızca “terreur” sözcüğünden geçmiş olan terör sözcüğü Latince kökenlidir. Latince sözcüğün anlamı “korkudan titreme” veya “titremeye sebep olma”dır.

Fransızca Petit Robert sözlüğünde “Bir toplumda bir grubun halkın direnişini kırmak için oluşturduğu ortak korku” olarak tanımlanır. Ya da “Genellikle siyasal nedenlerle, halkın gözünü korkutmak ve halkı yıldırmak için dehşet öğesini kullanmak” olarak tanımlanır. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, “Yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma, korkutma, tedhiş” olarak tanımlanır.

Arapça kökenli tedhiş sözcüğü de zaman zaman terör anlamında kullanılır. Tedhiş sözcüğü, “korku salma, yıldırma” anlamlarına gelir.

Literatürde terör sözcüğü bazen şiddet veya siyasal şiddet kavramlarıyla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır.

Terörizmin temel amacı, bir davaya veya siyasal anlaşmazlığa dikkat çekilmesidir. Bu “dikkat çekme”  şiddet eylemleri neticesinde toplumda oluşturulan korku ve dehşet havası ile sağlanmaktadır. Siyasal ve ekonomik isteklerini meşru olmayan yollarla elde etmektir. İktidarı yıldırmak ve halkı korkutmayı amaçlar. Terörün amaç ve stratejisi zamanla teknolojik gelişim ve sosyo-ekonomik yapıya paralel olarak gelişmiş, tahrip ettiği toplumların dini-ırki-ekonomik ve sosyal yapısını ideolojisi doğrultusunda araç olarak kullanmış ve bu suretle kendisine finans kaynağı meydana getirmiştir.

Tarihçesi:

Terör sözcüğünün tanımına ilk defa Fransız Devrimi yeni bir boyut kazandırır. Fransız Devrimi’nin ilk yıllarında Fransa’da yürütme yetkisine sahip Convention, ülkenin dış güçler tarafından işgal edilmesine duydukları endişeden dolayı ve içteki sivil huzursuzluğun devrime zarar verebileceğini düşündükleri için olağanüstü önlemler alma gereği görürler. Bu amaçla kamu güvenliğinden sorumlu komiteyi (Comité de salut public) neredeyse diktatörlüğe varan yetkilerle donatırlar. 5 Eylül 1793 günü Convention bir bildiri ile devrim karşıtlarına karşı Terörü (la Terreur) açıklar: “Komplo kuran tüm kişileri dehşete düşürmenin zamanı geldi. Kanun adamları, Terörü başlatın.” [4] Kamu güvenliğinden sorumlu komitenin başındaki Maximilien Robespierre Terörün ateşli bir savunucusu olacaktır ve görevlendirilmesinden bir yıl sonra, 28 Temmuz 1794 günü despotluk suçundan idam edilene kadar binlerce kişinin infazına öncülük edecektir.[5][6] Terör, yargısız karar verilen idamlara kadar giden uygulama şekli ve halk üzerinde bıraktığı korku ile tarihe devlet eliyle gerçekleştirilmiş bir terör örneği olarak geçer. (Wikipedia)

Terörün Dünya Üzerindeki Etkisi:

Herhalde bugün dünyanın yaşadığı manzara tarihinin en çirkin manzarasıdır. Hiçbir tarihte bu son asır kadar barış kaybolup, güven sarsılmamıştır. Birinci dünya savaşında on milyon, ikincisinde de kırk milyon insan öldürüldü. Ne iki savaş arasında, ne sonrasından ve ne de öncesinde bir güven ve huzur sağlanamadı. Bu savaş ateşi henüz sönmediği gibi yeni yeni yerlerde devam ediyor. Peki bu savaşların temelinde ne yatıyor?

Acaba bu savaşlar arasında, hakkın yerini bulması, insanlar arasında adaletin temini için yapılan bir savaş var mı? Ya da zayıfa hakkını verip güçlünün ona saldırısını önlemek için yapılanı var mı?

Bugün devletler arası savaşların hiçbiri zayıfın hakkını verme, mazluma yardım etme değil, aksine egemenliği ve düşmanlığı pekiştirme kavgasıdır.

‘Büyük devletler’ diye adlandırılanlar niçin savaşıyorlar? Biraz daha fazla sömürge elde edip, güçlerini ispat etmek için değil mi? Tıpkı avın etrafında dövüşen kurtlar gibi… Birbirleri ile dövüşmeleri avı müdafaa için değil, avdan diğer kurtlardan daha çok nasiplenmek içindir. Sonuç ne olursa olsun av parçalanmıştır.

İçinde yaşadığımız çağda bu kavram her nedense hep İslam’la yanyana zikredilmektedir. Tabii ki bu küfrün İslam’la savaşının farklı bir boyutudur. Tarih boyunca batıl Hakk’ı yok etmek için farklı farklı vesileler kullanmıştır. Bu vesileler zaman ve zemine göre değişmektedir. Dolayısıyla bugün İslam’ı terörün kaynağı olarak lanse etmeye çalışan batı ve müttefikleri onların İslam’a karşı olan savaşlarının asıl gayesini ortaya sermektedir. Çünkü sadece tarihi bazı istatistikler bile Avrupa ve yandaşlarının bu iddialarında ne kadar yalancı olduğunu göstermektedir. İslam’ın yapmış olduğu savaşlara göz attığımızda ortaya çıkan rakamla batı ve müttefiklerinin yapmış olduğu savaşlara göz attığımızda ortaya çıkan rakam arasında nasıl bir uçurum olduğunu açıkça göreceğiz.

Örneğin Hicretin ikinci senesinde başlayıp dokuzuncu senesine kadar devam eden bütün gazve, seriyye ve çatışmalarda ölen Müslüman ve kâfir sayısının toplamı 1018’dir. 259 Müslüman şehit olmuş, 759 kâfir de ölmüştür. Ancak sadece 1914-1918 yılları arasında patlak veren birinci dünya savaşında yaralanan 21 milyon kişiden 7 milyonu ölmüştür.

II. Dünya Savaşı, 20. yüzyılda dünya çapında yapılan iki savaştan ikincisi olup, dünya milletlerinin çoğunun yer aldığı, 1939’dan 1945’e kadar süren küresel bir askerî çatışmadır. Savaşa dönemin tüm büyük güçleri olan Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD, Çin ve Fransa; Müttefik Devletlerolarak, Almanya, İtalya ve Japonya; Mihver Devletler olarak katılmıştır. 100 milyondan fazla askerî personelin dâhil olduğu savaş, dünya tarihindeki en büyük savaştır. Savaşın önemli katılımcıları tüm ekonomik, endüstriyel ve bilimsel güçlerini, sivil ya da askerî kaynak farklılığı gözetmeksizin, bu savaş için kullanmıştır. Nükleer silahların kullanıldığı tek savaş olan ve Yahudi Soykırımı gibi kitlesel sivil ölümlerin gerçekleştirildiği II. Dünya Savaşı, insanlık tarihindeki en kanlı savaştır. Savaş boyunca 40-50 milyon insan hayatını kaybetmiştir.

Bu vermiş olduğumuz rakamlar yakın tarihte gerçekleşmiş savaşlarda ölen insanların sayısıdır. İsterseniz daha eski tarihlere baktığımızda sayı bu rakamlardan farksızdır.

Amerika’nın Kızılderililere karşı işlediği soykırımı yazan La Casas ‘Kızılderileri’n İmhasının Kısa Hikayesi’ yazısında şunları kaydeder:

“ … 12 milyondan daha fazla can telef edildi. Aslında yanıldığımı sanıyorum. Bu rakam 15 milyondan fazladır.

… Köpeklerini beslemek için, zincirlere vurulmuş Kızılderililer getiriyorlar. Onları öldürüyorlar ve insan etinden gezici bir kasap dükkanı işletiyorlar.”

Hakim Fernando’nun Santillan’ın Raporunda ise şunlar yer alıyordu:

“Barış zamanında çok sayıda Kızılderili’yi öldürdükleri, parçalamaları için onları köpeklere attıkları, diri diri yaktıkları, ellerini, ayaklarını, burunlarını ve göğüslerini kestikleri, karılarının, kızlarının ırzlarına geçtikleri, evlerini ateşe verdikleri, ekinlerini talan ettikleri, soğuktan ve açlıktan ölmeye terk ettikleri için, kendilerine artık mecburen birbirlerini yemeye alışmaktan başka çare kalmadı.”

Rahip Motolinia ise Hatıralar, Charles Quint’e Mektuplar’da şunu aktarır:

“Maden ocaklarındaki cesetlerin kokusu o kadar fazlalaştı ki bu durum sonunda veba salgınına sebep oldu. Özellikle Huaxican maden ocaklarında yarım millik çevrede cesetlerin veya kemiklerin üzerine basmadan yürümek ve daracık bir yol bulabilmek neredeyse imkânsızdı.”

محمد همام
@MhmmdHumam

Ümmeti İslam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir