Movladi Udugov’la “Arab Baharı”Üzerine Bir Söyleşi

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Kavkaz Center Rusça bölümü editörleri Movladi Udugov’u, okurların merak ettiği bazı soruları cevaplamaya ve Arap dünyasında meydana gelen olaylar hakkında yorum yapmaya davet ettiler. KC editörleri, Rusya ve Kafkasya’daki gelişmeler hakkında da görüşmeler yapmayı planlamaktadırlar.

— KC:Arap Baharı” olarak da adlandırılan Arap devrimleri, yaklaşık 6 aydan beri okyanustan körfeze kadar büyük bir toprak aralığını kaplayarak devam ediyor. Bu henüz bitmedi fakat son şeklini de almadı. Bu olayların global etkisi ve önemi tartışılmaz. Uzmanlar uyuşukluğun bittiğini, Arap dünyasının uyandığını ve eyleme geçtiğini söylüyorlar. Acaba bahsedilen bu eylemlerden muhtemel bir öngörüde bulunmak mümkün mü?

M.Udugov: Bismillah, elhamdülillah, es salatü vesselamu ala Muhammed ur-Rasululullah (s.a.s.) !

Evet, değerlendirmeler oldukça sade ve dengeli. Bir uyarı gibi görünüyor.

Arap devriminin önemi, batının da gördüğü gibi, birkaç noktadan kendini belli ediyor.

Önce İsrail’i ele alalım. İsrail, hiçbir izah yapmaksızın aceleyle elçiliklerini ve konsolosluklarını kapatmaya yahut birçok ülkedekilerin de güvenlik tedbirlerini artırmaya girişti. Hatta Latin Amerika’da bulunan bazı elçilikleri de dahil…

İsrail “Başkanı” Şimon Peres, CNN’e verdiği röportajında Filistinlilerle yapılan barış görüşmeleri hakkında “erken bir karar” çıkması için davette bulundu. O’nun dediğine göre; “barış antlaşmaları için süre tükeniyor ve bizler daha çabuk davranmalıyız.”

Peres, barış görüşmelerindeki herhangi bir başarısızlığın Yahudi nüfusu yoğun bir Yahudi devleti olarak İsrail’in geleceğini tehdit edeceğine inanıyor.

İkinci nokta, -İsrail tarafından uydurulan ve Arap ülkelerine bayat, kurumuş kurabiyelerin verildiği- “Filistinlilerle 1967 sınırlarına ilişkin” müzakerelerin yeniden başlaması. Ne bir vicdan azabı ne de bir tereddüt olmaksızın Amerikalılar ellerini, yıllar boyunca bir köpek sadakatiyle kendilerine hizmet eden tüm diktatörlerden yıkadılar.

Buna paralel olarak batı ittifakı da Arap devrimlerini zapt etmeye ve kendileri için yegane, alternatifsiz amaç olan yeni demokratik-kukla yönetimleri okyanustan körfeze kadar inşa etmeye çalışıyorlar.

En başından beri takip ettiğimiz ve haber yaptığımız tüm bu gelişmeler ve genel olarak bizim bu konudaki görüşlerimiz iyice anlaşılmıştır. Bu yüzden fazla konuşmak gereksiz fakat bu durum ve bu hareketin vizyonu hakkında daha detaylı bir bilgi edinmek istiyoruz. Bu öncelikle okurlarımızın faydası içindir ki böylece uluslar arası medya kaynakları tarafından sunulan olaylar, durumlar ve gerçekdışı dezenformasyon kampanyaları arasında bir fikir edinebilsinler.

M.Udugov: Peki, başlangıçta “Amerikan eli”, “Mason yardımı”, Mossad, CIA ve diğer bütün sansasyonel masalları bir tarafa bırakmalıyız.

Ben, ne ABD ne NATO ne de diğer yüceltilen istihbarat teşkilatlarının bu olayları önceden tahmin edemediklerini belirten yorumculara katılıyorum. İlk başta hepsi de tamamen ters köşeye yattılar. Karışıklık ve belirsizlik, onları Libya’yı bombalamaya sevk etti.

Batı ittifakı ve onların müttefikleri, doğal olarak esen “Arap baharı” rüzgarını sadece seyretmeyeceklerdir. Arap devriminden sonra “Büyük İsrail’in tüm Ortadoğu’yu yönetmesini düşleyen hayalperest hahamlardan Kaddafi’yi devirmek için gereken bomba sayısına kadar hesap yapan tutumlu NATO stratejistlerine kadar herkes, kaynayan Arap kazanına bir kapak bastırmayı deneyecektir.

KC: Önceden bu konu hakkında söylenen komplo teorilerine açıklık getirmek istiyorum. Biz bu komplo ve teoriler karşısında nasıl bir tutum sergilemeliyiz? Bir şeyi aptalca olarak sunma ve onu aşağılamak için onu “bir komplo teorisi” olarak sunmak, eskinde beri alışılagelmiş bir yöntemdir.

M.Udugov: Komplo elbette vardır ve o yeteri kadar kanıta sahiptir. Onu inkar etme çabalarına rağmen… Fakat hakikat, içinde öyle algılanan şeyler olmakla birlikte komplo ile aynı şey değildir. Bu konunun iki tarafı vardır:

Birincisi politikacılar, uluslar arası sermaye taşıyıcıları ve sansasyoncuları, medya patronları ve diğer şebekeler… elbette onlar anlaşır ve aktivitelerini global politikalarla uyumlu hale getirirler. Bundan başka birbiriyle sadece iş ve politik açıdan değil ailevi düzeyde bağlantılı bir çok kişi tanıyoruz.

Kabileler ve sırlar, hayatın bir gerçeğidir. Ve birisi bunların fantastik, mümkün olmayan, inanılmaz olduğuna inanır ve bizden bunlarla alay etmemizi isterse o zaman bunlar bize gerçekçi gelmez.

Fakat diğer tarafta gerçekten gülünmeyi hak eden bir şey var. Bu, komplo teorisyenlerinin cahil beyinlerinin tüm olayların gidişatının ve neticelerinin süper güç olarak adlandırılanlar tarafından tayin edildiğine inanmalarıdır.

Bu, Müslümanlar ve cahiller tarafından yapılan bir “dünya komplosu” değerlendirmesindeki temel farktır.

Komplocuların, korkuları kışkırtmaya ve muhalefetin gözünü korkutmaya karşı hiçbir şeyleri yoktur. Herhangi bir komplo resmen çürütüldüğünde iktidarda olanlar, ne zaman bu konular gündeme gelse muhtelif film senaryolarını insanların zihinlerinde sinsice oynatıyorlar.

Dini cehaletin galebe çalması ve materyalizmin çığırından çıkması bağlamında böyle bir politika, etki sahibidir. Kafirler, tam bir umutsuzluk hissi geliştirmektedir.

Bu fırsat vesilesiyle rahmetli Cevher Dudayev’i anımsatmak istiyorum. İnanıyorum ki O, kendi zamanının gerektirdiği ölçüde çok yetenekli bir siyasetçiydi. O’nun tüm bu mason temalarına nasıl güldüğünü ve şöyle dediğini hatırlıyorum: “Sallayın bu saçmalıkları! Tüfeğinizi masonunuzun burun deliğine sokun, o zaman pantolonundan aşağı boşaltacaktır!”

Bu dünyada, ortaya çıkmadan evvel iki kez idrar kanalından geçmiş mahluklara güç ve ihtişam atfetmekten daha gülünç ne olabilir?!

Dinlerini bilen Müslümanlar, bu komploların ve komplocuların sadece şeytanın entrikalarından ibaret olduklarını bilirler. Bu, “Şeytan’ın hilesi zayıftır” buyuran Kuran’dır. İnanıyor ve güveniyoruz ki, Allah’tan başka güç ve kudret sahibi yoktur.

Arap dünyasında meydana gelen olayların kapsamını gözleyerek birisi, hem Rusya hem de batının banal propaganda klişelerinden çıkmayı denedikleri sonucuna ulaşabilir. Onlar diktatör rejimlerin tarihlerini yeterince objektif olarak betimliyor ve Arap dünyasında meydana gelen devrimlerin sıradan bir şey olmadığını belirtiyorlar. Özellikle şu oldukça ilginçtir ki; bu yorumcuların bazıları, tahmin yapma konusunda acele etmiyor.

M.Udugov: Buna pek de katılamayacağım. Batı toplumu korkmuştur ve tüm bunların nasıl başladığı ve arkasından nelerin geleceği konusunda hiçbir fikre sahip değildir.

Bu bağlamda, örneğin Amerikalılar, muazzam kaynaklara, “think-thank’lere” ve stratejik araştırmalara rağmen kendilerinin yakın düşmanlarının ne olduğunu bir kere bile doğru tahmin edememişlerdir. Bu, aynı zamanda kendisinden alıntı yaptığım ABD Savunma Bakan Yardımcısı William Lynn tarafından geçenlerde itiraf edilmişti:

“Gerçekten de ne zaman, nerede ve kime karşı savaşacağımızı planlama konusunda zayıf bir sicilimiz var. Bakan Gates, bu bağlamda sicilimizi çok güzel bir şekilde tarif etti: ‘Onu asla doğru şekilde yapamıyoruz!”

Bahsettiğiniz adil hükümler, ilk bakışta makul görünebilir. Bu izlenimi,herkes için bariz olan siyasi manzarayı betimleyen günlük analizler olarak görebilirsiniz. Ana akım medyası da, bir gerçeklik olarak gayet tabi bu konuları, hususi bir bakış açısından gizleyemeyecektir.

Bu sözde oryantalistler de kayıptadır. Bu devrimlerin sıradan şeyler olmadığını kabul ederlerken bu hareketi, Marksist çerçeveye tıkmaya çalışmaktadırlar: Ekonomik krizler, açlık öfkeleri vs.

KC: Doğru! Bu, özellikle Mısır konusunda daha belirgin… Ortalama bir Mısırlının günde 2 $ harcadığı meselesinden başka konuşulan bir şey yok. Burada söyledikleri gibi; yardım edemezsiniz ama bir devrim meydana getirebilirsiniz. Bu kendisiyle çelişse bile 2 $ olayı Mısır için bir nebze makul görülebilir ancak bu benzerlik, dünyanın dört bir yanından insanların para kazanma gayesiyle geldikleri Libya’nın durumunu kapsayamaz.

M.Udugov: Aklıma gelmişken; bir Mısırlı için günde 2 $ ayda 60 $ yapar. Bu da dünyanın sonu değildir. Bununla ziyafet yapamaz fakat açlıktan da ölmez. Birçok öğrenci, bunu günde 1,5 $ ile yapmaktadır. Bu 2 $ bahsi, batılı insanları şaşırtmak için kullanılmaktadır. Daha sonra Amerikalı bir fakirin yaşamak için ayda 700 $’a, bir Alman için ise 950 $’a ihtiyaç vardır ve yine de bu para, yetmemektedir.

KC: Bolşevik söylemi daha da ısrarcıdır. 20.yüzyılın Rus düşünürlerinden Nikolay Berdiayev, o dönem Bolşeviklerin günlük olağan zorlukları evrensel trajedi seviyesine yükselterek insanlar arasında uyuşmazlık doğmasına neden olduklarını söylemişti.

M.Udugov: Yeri gelmişken bu, aynı zamanda demokratların siyasi fikirlerinin üzerine inşa edildiği şeydir. Bu, ateist düşünce şeklidir.

Onlar istihdam, iş imkanları, yatırım vs. konularında benzer terimler kullanırlar. İslam ile savaşmada gözü dönmüş bir arayış halen devam ediyor.

Tüm imkanlarıyla cihadı, herhangi bir yerde başladığı takdirde boğmaya ve bir yerde belirtileri baş gösterdiği takdirde ise önleyici tedbirler alma girişiyorlar.

Arap dünyası da ekonomik statüsü, kültürü, tarihi ve fikri yapısı içinde oldukça farklılık arz ediyor. Ve bu sosyoekonomik faktörlerin hiçbirisi, Müslümanların paralel başkaldırışlarını açıklayamaz.

Allah(c.c.), on yıllardır İslam’a baskı yapan bu aşağılık diktatör rejimleri rezil etti, onların kurumlarını yıktı ve Müslümanlara, kendi hükümlerine itaat eden bir toplum inşa etmeleri için fırsat verdi.

KC: Bir noktada, Arap dünyasındaki en geniş ve en önemli ülke olarak Mısır, batının en büyük ilgi odağı oldu. Fakat görünüşe bakılırsa demokratik senaryo orada geniş bir şekilde uygulamaya konuldu. Buna ilaveten, Müslüman Kardeşler-İhvan el Müslimin de bu demokrasi koşuşturması içinde önemli bir rol oynuyor.

M.Udugov: Gerçekten de İhvan, demokratik değerlere sadakatini vurgulamak için tüm vasıtaları kullanıyor. Birkaç kadını ve Hıristiyan Kıpti’yi de yönetim kademelerine aldılar. Artık batıya karşı toleranslarını ispat etmek için yapılacak şey, bir çift papaz ve hahamı da partilerine kabul etmektir.

Bu hareket, uzun zamandır dejenere olmuş ve seviyesini düşürmüştür fakat ne yazık ki bazı destekçileri hala bunun farkında değildir. Yakın tarih, onlar için bir ders olmamıştır.

İhvan iktidara gelse bile sonucun nasıl olacağını biliyoruz. Aynen Sudan ve Gazze’dekine benzeyen bir sözde “demokratik İslam” getireceklerdir.

Mısır ihvanının, gerçekten de kurulu düzeni değiştirebileceği konusunda çok kuşkuluyum. Tam tersine uzun bir süredir kendileri mevcut sisteme entegre olmaya çalışıyorlardı. Bence şimdi bu amacı gerçekleştirmek için büyük bir fırsatları var.

Şu gerçektir ki Mısır’ın coğrafi olarak stratejik önemi olan bir yeri işgal etmesi ve oldukça büyük bir nüfusa sahip olması ona Arap dünyasında meydana gelen devrimlerde kilit rol oynama özelliği vermemiştir.

Bu bizim düşündüklerimiz ve bizim varsayımlarımızdır. Fakat Allah(s.v.t.), kendi hükümlerini yerleştirecek milleti kendisi seçecektir. Görünen o ki, Yemen ve Afganistan halkları bunu başarmak üzereler ancak bu sadece bizim varsayımımızdır. Allah(s.v.t.), en iyisini bilir.

KC: Evet, şüphesiz Yemen, Amerika ve NATO’yu kaygılandıran en büyük sorun. Yanılmıyorsam tehdit sıralamasında Afganistan ve Irak’tan sonra üçüncü sıraya yükseldi, öyle değil mi?

M.Udugov: Yemen ilk sıraya da yükselse buna şaşırmam! Batı ittifakı, bu ülkedeki durumdan ciddi olarak endişe duyuyor. “NATO Teftişi” İslam dünyasındaki savaşta önerilen değişen taktikleri yayınladı.

Uzmanlar Amerika’ya silah gücündeki artıştan feragat etmesini, kişisel eğitim vs. konularına daha fazla önem vermesini, yetenekli askeri ittifakların ve alanda güvenilir ajanların hazırlanmasını tavsiye ediyor.

Yemen’e ilişkin dikkatle toplanmış her türlü bilgi dikkate alınmış. Yetersiz su kaynaklarının dolaşımından ülkenin kuzeyi ve güneyi arasındaki çatışmaya kadar…

KC: Yani cihada ve mücahidlere karşı kullanmak için en zayıf yolları bulmak için?

M.Udugov: Doğru! William Lynn, Birleşik Devletler stratejisindeki değişimler üzerine verdiği en son raporunda, Amerikalıların İslam’la küresel çatışmada daha tesirli yöntemler kullanmaları gerektiğine işaret ediyor.

Bu strateji örneğin İslam dünyasındaki batı destekli yönetimlere özel askeri ve ekonomik yardım programları, devletin cezai yapısının güçlendirilmesi vb. unsurları da kapsıyor. Temel amaç, Amerikalıların “kriz” olarak nitelediğini, ABD silahlı kuvvetlerine ihtiyaç duymadan yeterli zaman evvel önlemektir.

KC: NATO merkez komutası, Libya’da büyük çaplı bir operasyona katılacak mıdır? Kurşunların, bombaların, füzelerin uçuşma mesafesi, bir kukla hükümetin kurulmasına izin verecek gibi değil. Diğer taraftan Irak ve Afganistan saldırıları, NATO’nun geleceğini harap etti, değil mi?

M.Udugov: Tam olarak değil. Mesela Sırbistan’da, sadık bir rejim kurulması için hava bombardımanı çok önemliydi. Yine Müslüman ülkelerdeki durum, Avrupa realitesinden oldukça farklıdır. Bizzat onları bombalamak, problemi çözmeyecektir.

Gerçekten şu anda tüm stratejiler kaybediyor görünmektedir. Satrançta bu, zugzwang olarak adlandırılır. Kimi zaman batılı politikacıların düşünce tarzına mantıki ve siyasi olarak atıfta bulunuruz. Ve onlar her zaman sözde “reel politik”e bağlı olduklarına inanırlar. Onların aldıkları karara rağmen, bundan pişman olmaya mecburdurlar. Allah(c.c.) kafirlere yol göstermez.

Batı ittifakı bundan sonra bir başka İslam beldesine adım atmaya yeltenir mi, o zaman uygulamanın da gösterdiği gibi bu Müslümanların yararına olacaktır. Bu vesileyle onların dinlerinin köklerine dönüşünü ve böylece ümmeti Muhammed(s.a.s.)’in büyüklük ve şerefini anlıyoruz.

Bir dış işgal durumunda bütün anlaşmazlıklar ve şüpheler gözden kaybolur. Böylece cihad, geniş ufuklar açar ve Allah’ın dininin gerçek müntesiplerini belli eder.

Bu dünya bir imtihan sürecidir. O öyle bir şekilde bina edilmiştir ki Allah(s.v.t.), bazı insanları kullanarak diğerlerini imtihan eder. Kafirler Müslümanlarla, Müslümanlar da kafirlerle test edilirler. Bir kavim, bir başkasıyla test edilir.

KC: Ve son olarak kardeşlerimize ne gibi tavsiye ve uyarılarınız olacak?

M.Udugov: Benim tavsiye verme gibi bir hakkım yok ancak tecrübelerimden ve dünya görüşümden kaynaklanan bazı hatırlatmalarda bulunabilirim.

Her şeyden önce alimleri, İslami uyanışlara öncülük etmeleri konusunda uyaracağım. İslam ulemasına şimdi Müslümanları yanlış yollardan sakındırma ve hilelere karşı uyanık olma gibi muazzam vazifeler düşmektedir. Onlar insanlara sürekli dünya meselelerinin gerçek durumunu anlatmak ve hatırlatmak zorundadırlar.

Yine şunu hatırlatmak gerekir ki öncelikle kurtarılmayı bekleyen devlet değil fakat dindir. Bazıları, hatta kimi samimi Müslüman tarafından dahi dile getirilen Şeriat’ın barışçıl yollarla tesis edilebileceği fantezisinden kurtulmanız gerekir. Bu bir aldatmacadır. Bilgili insanların sözlerini tekrarlıyorum; eğer bu şekilde mümkün olsaydı bunu mutlaka Allah Resulü(s.a.s.) böyle yapardı.

Allah’tan başka hiç kimseye bel bağlayamazsınız; bu yol için toplanma hususunda insanlara bel bağlayamazsınız. Bunlar yalnızca, kısa bir zaman sonra gözden kaybolacak hayallerdir. Bazı durumlarda kitleler, otoriteler tarafından kontrol edilemeyen spontane süreçlerde katalitazör olabilirler.

Şimdilerde vurguladıkları gibi, “Dünyanın düzenine karşı mücadele etmenin” imkansız olduğunu mantıki olarak açıklamaya çalışan ve şimdilik bir miktar taviz vermemiz gerektiğini” söyleyen liderlere inanmamalıyız.

Bu kıyamların başlangıcında ve ortalarında, yeterli güce ulaşmadan evvel asla bir müzakere sürecine girmeyin!

Müslüman liderler olayları yorumlamalı, onları değerlendirmeli, Müslümanlar arasında bilgiyi yaymalı ve amaçları belirlemelidirler. Bunun hakkında hatırlatmak gerekir ki politik formüller, hiçbir zaman sonuçsuz kalmazlar.

Güç yoluyla kendi değerlerini ve hayat görüşünü empoze etmeye çalışan demokratik despotizm, bir tarafta kandan nehirler akarken “barış ve özgürlük” sancağı altında varolma gerekçesini izah etme amacında. Demokratlar, İslam’ın insanlığın huzuru olduğu kadar barış ve özgürlükle aynı şey olduğunu inkar ederler.

Demokrasi taraftarları, eğer tüm dünya kendisini demokrasiye teslim ederse o zaman insanlığın barış içinde yaşayacağını iddia ediyorlar. İslam ise yalnızca kendisinin tüm dünyaya hakim olduğu zaman insanlığın barış içinde yaşayacağını ve gerçek özgürlüğü elde edeceğini vazeder.

Bu iki konsept arasındaki temel fark; birisinin insan yapımı, diğerininse Allah tarafından insanlara verilmiş olmasıdır.

En nihayet Halife Ömer bin Hattab(r.a.)’ın Araplara söylediği şu sözleri hatırlatmak istiyorum: “İzzeti İslam’ın dışında arayan, Allah tarafından aşağılanır. Biz- Allah’ın İslam vesilesiyle yücelttiği kavim, eğer izzeti başka şeylerde ararsak o zaman Allah tarafından aşağılanırız.”

Kaynak: Kavkaz Center

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir