Rabbaniler ve Misyonları

“Nice peygamberler vardır ki, beraberinde bir çok Rabbaniler/Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.”
(Âl-î İmran: 146)

Tarih boyunca hak ile batıl arasındaki mücadelede, hakk’ın bayraktarlığını yapan, hak emanetini omuzlayan ve bu emaneti layık olduğu yücelere taşıyan Allah erleri olagelmiştir ve Peygamber(sav)’in sadık haberiyle kıyamete değin de hep olageleceklerdir.

“Ümmetimden, hak üzere çarpışan, düşmanlarına karşı galip gelen sürekli bir topluluk bulunur…”

(Buhari; Menakıb, Müslim İmara…)

Zikrettiğimiz ayet-i kerimede “Ribbiyyun” diye tesmiye edilen (isimlendirilen) zevat ilimde rüsuh kesbetmiş, derinleşmiş ve bu kesbettikleri ilimleriyle amel etme noktasında zahitlik derecesine çıkmış, ihlaslı ameller sergilemiş önder, örnek, fâkih ve mücahid alim şahsiyetlerdir.

Kur’an’daki beyanla, Allah(cc)’ın medhiyesine mazhar olmuş bu örnek şahsiyetler, beraber bulundukları peygamberlere omuz verip onlarla birlikte Allah yolunda mücadele ve mücahede etmiş, onlardan sonra da yine bu kutsal emaneti layıkıyla göğüsleyip muhafaza etmiş ve insanların hayatında yaşanıp hâkim olmasını sağlamışlardır. İşte Kur’ân-ı Mubin’in Allah yolunda mücadele veren mücahitlere örnek olarak sunduğu şahsiyetler, bu mümtaz şahsiyetlerdir.

Şüphesiz her Müslümanın bildiği/bilmesi gerektiği gibi yüce İslam emaneti ağır ve ciddi manada sorumluluk gerektiren kutsal bir emanettir. Bu emaneti tahmil edecek şahsiyetlerin en başta bu yüce emanete layık ve onunla mezc/bütünleşmiş olmaları gerekir. Diğer bir deyişle Rabbani olmaları gerekir. Aksi takdirde bu emanetin hakkını vermeleri, onu hakkıyla temsil etmeleri ve taşınması gereken yere taşımaları mümkün değildir.

Ayet-i kerimeye tekrar tekrar baktığımızda, şöyle mükemmel ve münevver bir manzaranın karşımıza çıktığını görürüz: Allah yolunda savaşan, bu yolda savaşırken başlarına gelen zahmet, sıkıntı ve darlıklardan dolayı gevşeklik ve zaafiyyet emaresi göstermeyen, zorbalara ve tağutlara asla boyun eğmeyen ve ısrarla sabrı kuşanan yiğit ve kahraman cengaverlerin göz kamaştıran ve yüreklere sürur akıtan izdüşümleriyle karşılaşırız…

İslamî mücadele veren Müslümanların, oluşturdukları safların kimi halkalarında çürüklük ve kopukluk meydana geldiği görülür. Bu safları oluşturanların insanlar olması ve insanlarda da fıtrî bir takım zaafiyetlerin olması hasebiyle bu tür zayiatların olması olağandır. Ancak çürüklük ve kokuşmuşluk ileri boyutlarda ise mutlaka bu işin içerisinde bir eksiklik ve kusur vardır. Burada yapılacak acil iş, sorunun tesbit edilip tedavi uygulanmasıdır.

İşte Rabbimiz bu tür gevşeklik, çürümüşlük ve zaafiyetlere karşı canlı ve müşahhas örnekler önümüze koymaktadır. Rabbaniler!… Evet Rabbanilerin yetiştirilmesi safların sağlamlılığının garantisidir. Bu sağlam halkaları oluşturmak bütün müslümanlar üzerinde bir vecibedir. İlimde derinleşmiş, fakih, zahid ve örnek şahsiyetli alimlerin yetiştirileceği ortam ve şartları oluşturmak kadın-erkek, genç-yaşlı bütün müslümanlara yüklenilmiş bir sorumluluk ve bir vazifedir. Bütün olumsuz şartlarla beraber, mevcut imkân ve şartları en verimli bir seviyede değerlendirip bu rahmet ve bereket ortamlarını çok yaygın bir şekilde oluşturmak, hayati önem derecesinde bir gereklilik arzetmektedir.

Başkalarından merhamet bekleyip, imkân sunmalarını beklemek beyhudeliktir. Müslümanlar olarak mevcut imkânlarımızı değerlendirirsek, ne tür bereketlerin ortaya çıkacağı görülecektir. Eğer bizler mevcut imkânlarımızı en aktif bir şekilde devreye sokarsak, geri kalan diğer büyük bereketler için de rabbimiz yollar açacaktır.

“…Kim Allah’tan korkar/sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan edecektir.”

“…Kim Allah’tan korkar/sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık sağlar”

“…Kim Allah’tan korkar/sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükafatını artırır.”

(Talak: 2,4,5)

Bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için hava, su vs. nasıl hayati önem arzediyor ve bunların temini için nasıl bütün imkânlar seferber ediliyorsa dava adamlarının da daha büyük bir ciddiyet ve hassasiyetle davalarını yaşatmak ve hayat damarlarına ruh enjekte etmek için çok yaygın bir şekilde Rabbanileri yetiştirmeleri ve mücadele saflarına yerleştirmeleri gerekir. Mücadelenin ve hareketin lokomotifi ve can damarı durumunda olan bu mümtaz şahsiyetler, kılcal damarlar gibi toplumun bütün noktalarına ağlarını atmadıkları sürece, hareketin sağlıklı bir seyir sürdürmesi ve estirilen kasırgaları ve dalgaları etkisiz hale getirip selamet yurduna ulaşması mümkün değildir. Bunun sayısız örnekleri gözlerimizin önündedir.

“Bu işin mutlak gerekliliğinin farkındayız, fakat heyhat ki imkânlar el vermiyor” demek, kesinlikle bu işin ciddiyetini kavramamak demektir. Bu toplumun Müslümanları olarak, davamızın hayatiyet bulmasını sağlayacak bu önemli işler için imkân yoktur mazeretinin arkasına saklanırken, diğer tarafta giyim-kuşam, yiyecek-içecek ve diğer zaruri ihtiyaçlarımız için ne yapıp edip imkânlar ihdas ediyoruz. Yani davamızın yaşaması bizim yaşamamızdan daha önemli değil midir? Burada bir toplumun dünya ve ahiretinin kurtuluşu söz konusudur. Böylesi önemli ve büyük bir projenin gerçekleştirilmesi için hiçbir şey esirgenmemelidir.

Şu an yaşadığımız toplumda ilköğretim ve ortadereceli okullarda okuyan, sanırım onbeş milyonun üzerinde bir nüfus söz konusudur. Oralarda neler yapıldığı da hepimizin malumudur. Bu minnacık yavrulara ne tür testlerin uygulandığı, cinsel sapmalara adeta zorlandığı hepimizin bildiği ve hatta kendi irade ve tercihimizle yavrularımızı bu işin bir parçası kıldığımız, bir hakikattir. Manzara heyhat ki böyledir! Müslümanlar olarak kesinlikle çaresiz değiliz. Eğer evlatlarımızın İslami eğitimini, evet yalnız İslami eğitimini bütün zaruretlerimizin önüne alırsak hem de açlığa ve sefilliğe katlanmak pahasına eğitimlerine dört elle sarılırsak onlar için çok ciddi imkânlar oluşturmak pekâla mümkündür.

Ruhumun kurban olduğu Rabbaniler, Allah’ın izniyle çok yaygın bir şekilde yetiştirilip muhafaza edildiğinde ve işlevsel hale getirildiğinde, o zaman mücadeledeki kararlılığın, sebatın ve azimetin ne olduğu anlaşılacaktır. Tağutların ve oluşturdukları kurumlarının kaç paralık oldukları görülecektir. Örümceğin ağı/evi gibi nasıl dayanıksız ve çürük oldukları Allah’ın nusret ve inayetiyle ortaya çıkacaktır. İşte o zaman gevşekliğin, boyun eğmişliğin ve her türlü zaafiyyetin bu İslami saflardan ne kadar uzak olduğu görülecektir.

İkbal ne güzel söylemiş:

İslam çölde beşik kurup yetişti ki

Her Müslüman bir aslan olarak ortaya çıksın.

Başka bir şairin deyişiyle:

Zelil olarak bana Ab-ı hayat kâsesini sunma

Aziz olarak bana zehir kasesini sun!

Rablerinin övgüsüne mazhar olmuş bu dava erlerinin, Rablerinden olan istek, talep ve münacaatları:

“Ey Rabbimiz! Günâhlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla, ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl.”

(Al-i İmran: 147)

Görüldüğü gibi taleplerinde, dünyalık olarak hiçbir şey yok! Üstelik girişmiş oldukları o zor ve labirentli yoldan, başlarına gelen bela, musibet ve darlıklardan dolayı en küçük bir şikâyet ve serzenişleri de yoktur. Zaten halinden şikâyet etmek ve sızlanmak dava adamına da yakışmaz! Unutulmamalı ki bunlar, İslam davasının yiğit evlatları ve fedaileridir. Bu yolda başa gelenlerden dolayı sızlananlar, dünya kaygısını taşıyan, kadınlarla, çocuklarla ve yaşlılarla oturmayı yeğleyen sefil izzet yoksunu insanlardır.

Onlar, Rabblerinden mağfiret diliyorlardı. Evet günâhlarının bağışlanmasını ve işlerindeki taşkınlıklarının mağfiret olunmasını niyaz ediyorlardı. Hem de büyük bir içtenlik ve ihlasla tazarruda bulunuyorlardı. Zira her türlü kirden ve seyyieden arınmadan ve tertemiz olunmadan, selamet içerisinde bu zorlu maratonu sürdürmek mümkün değildir. Şüphesiz günâhlar ve hatalar, sahibinin tökezlemesine ve doğru istikametten sapıp yuvarlanmasına sebep olur. Onun için dava erlerinin her türlü günâh ve seyyieden, aslandan kaçar gibi kaçmaları ve Resullullah(sav) gibi günde en az yüz defa Rabblerinden mağfiret dilemeleri gerekir.

Müslamanların hayr-ü hasenatları ve salih amelleri ne kadar çok da olsa, kesinlikle iyilikleri ve sevaplarıyla böbürlenip mağrur olmamaları gerekir. İşlenen her iyilik zayi edilmeden anında amel defterlerine kaydedilmektedir. İşlenen iyiliklerden ziyade, küçük de olsa yapılan hataların ve kötülüklerin tekrar edilmemesi için hassasiyet gösterilmesi ve bunlarla meşgul olunması gerekir.

Günâhlarının bağışlanmasını diledikten sonra, ayaklarının sabit kılınması ve kâfirlere karşı muzaffer olunmalarını taleb etmektedirler. Dava adamları inanır ve yakin getirirler ki, başarı ve zafer mutlak surette Allah(cc)’ın iradesi ve meşiyetine bağlıdır. Müslümanların yaptığı ise sadece sebeplere tevessüldür. Müslümanlar, üzerlerine düşeni yaptıktan sonra işlerini Mevla’larına havale edip, büyük bir tevekkülle Ona tevekkül ederler:

“… zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındadır”

(Al-i İmran: 126)

Burada Rabbanilerin/dava erlerinin vasıflarını ve özelliklerini bir daha anımsatmaya çalışalım. Çünkü mel’un İblis ve Hannas nefis hep unutturmaya çalışır. Evet onlar, Allah yolunda savaşırlar, başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaafiyet göstermezler, boyun eğmezler, sabrederler, günâhlarının ve işlerindeki taşkınlıklarının bağışlanmasını, ayaklarının sabit kılınmasını ve kâfirlere karşı muzaffer olunmalarını tazarru ile niyaz ederler…

Evet dava adamının, üzerinde taşıması, bütün zerrelerine nakşetmesi ve pratiğinde göstermesi gereken evsaf ve özellikler işte bunlardır. Eğer bu özelliklerden taraf eksiklikler ve noksanlıklar varsa mutlaka giderilmesi ve tamamlanıp pekiştirilmesi gerekir. İşte o zaman dava adamı Allah’ın inayet ve lütfuyla bu zorlu yolda hiçbir kazaya uğramadan, selametle ve güven içerisinde seyr-ü seferini sürdürebilir. Bu işin neticesinde de Allah(cc)’ın şu va’di ilahisi artık mukadder olur:

“Allah da onlara dünya nimetini ve (daha önemlisi) ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever”

(Al-i İmran: 148)

Yani dünyada nusret ve zafer/devlet, ahirette de Adn, Me’va, Naim ve İlliyyun cennetlerini lutfetti… (Henien merîe)

 Faruk Hamza

 Kaynak: İnzar Dergisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir