ibni naif
naif

İbrahim er-Rubeyş: “Neden Muhammed bin Naif?”

Geçtiğimiz yıl ABD bombardımanında şehid(inşallah) düşen Arap Yarımadası’ndaki El Kaide tanziminin âlim liderlerinden İbrahim er-Rubeyş’in uzun zaman önce Suudî Arabistan kraliyet ailesinin önde gelen isimlerinden Muhammed ibn-i Naif hakkında yazdığı bir makale:

Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a… Salat ve selam Rasulümüz Muhammed(s.a.s.)’e, O’nun pak ailesine ve ashabına olsun!

Bundan sonra;

7 Ramazan 1430 Cuma günü Muhammed bin Naif’e yönelik bir suikast girişimi olmuş fakat Allah’ın dilemesiyle ibni Naif, bu suikastten sağ olarak kurtulmuştu. Bu operasyon, kardeşlerimiz Abdulkhayr(Abdullah Hasan Eseri) tarafından gerçekleştirilmişti. Bu olayla ilgili olarak dünya genelinde çok şey konuşuldu ve medya, özellikle Suudi medyası, hala çeşitli yönlerden bunu tartışmaya devam ediyor. Her görüşten insan, bunun hakkında görüş bildirdi fakat ortak olan nokta şudur ki, hepsi de olayla ilgili olarak Suudi ailesini memnun edecek şeyler söyleyerek onların muhabbetini kazanmaya çalışmaktadırlar.Onlar hakikaten de iddia ettikleri gibi tarafsız olsalardı o zaman bu olay hakkında samimiyetle konuşurlar ve hakikati net bir biçimde tasvir ederlerdi.

Benim de bu olay hakkında söylemek istediğim birkaç şey var:

Birincisi:

Küfür ve zulmün önde gelen şahsiyetlerine yönelik suikastler düzenlemek, Allah’ın emrettiği ve Rasulullah(s.a.s.)’ın uyguladığı ve sünnet haline getirdiği bir şeydir. Yüce Allah, şöyle buyurmuştur:

“Haram aylar çıkar çıkmaz kafirleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları esir edin, etraflarını sarın ve onlar için her gözetleme yerinde nöbet bekleyin!”(Tevbe, 9)

İmam Kurtubi(r.h.), bu ayetle ilgili olarak şöyle demiştir: “Bu, kendilerini İslam’a davet etmeden önce de kafirlere saldırı düzenleme izni olduğuna dair bir delildir.”

Allah Rasulü(s.a.s.) şöyle derken, bizzat bu vazife için görevlendirmek üzere sahabeden bir gönüllü aramıştır.

Sizden hanginiz Kab bin Eşref’in işini görecek? O gerçekten de Allah ve Rasulü’ne fenalık etmiştir!”

Bunun üzerine Allah Rasulü(s.a.s.)’nün ashabı, küfrün önde gidenlerinden birini öldürmek için birbirleriyle yarışmışlardı. Evs kabilesinden birisi, Kab bin Eşref’i öldürünce Hazrec kabilesi de Allah Rasulü(s.a.s.)’nden, kendileriyle antlaşmalı bulunan Selem bin Ebi Hukayk’ı öldürmek için izin istemişti.

Allah Rasulü(s.a.s.) yine Halid el Hudhali’yi öldürmek için de bir gönüllü istemişti. Bu görevi Abdullah bin Uneys üstlendi. O da bu görevi bitirdikten sonra Allah Rasulü(s.a.s.)’ne geldi ve bu iyi haberi kendisi O(s.a.s.)’na bildirdi. Allah Rasulü(s.a.s.) de O’na kendi değneğini hediye etti.

Şimdi de tıpkı Rasulullah(s.a.s.)’ın zamanında olduğu gibi birçok sebep vardır ve bunların hepsi de Allah düşmanlarını öldürmenin bir sünnete uyma olduğunu gösterir.

Bu yalnızca, başkalarını da saptırmaya çalışan sapkınların yahut kendi cehaletlerinin farkında bile olmayan cahillerin inkar edebileceği bir hakikattir. Ve şimdi bahsedilen olaylar da bunun kanıtıdır. Bizler düşman saflarına korku salabilmek için bugün, Allah düşmanlarına karşı bu sünnetin ihyasına muhtacız. Yine bu, düşman saflarındaki maaşlı askerleri, yaptıkları işi yeniden değerlendirmelerine yola açan bir faktördür. Her ne kadar paranın köleleri olsalar da kendi hayatları, onlar için maaşlarından daha önemlidir. Bu yine, askerler arasındaki emir kullarını da emirlerini yerine getirmeden önce bu suikast timleri hakkında düşünmeye sevk eder. Onların sayesinde düşman, tevhidin aslanları tarafından ne zaman saldırı olacağını bilmediğinden dolayı kendi evinin içinde, kendi ailesinin yanında bile korku içinde yaşıyor. Biliyorlar ki onlar, intikam almak için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Velev ki bu, onları ölüme götürse bile…

İkincisi:

Neden Muhammed bin Naif? Allah(s.v.t.) bana lutfetti ki kendisiyle yüz yüze hiç karşılaşmadım. Allah, O’na layık olduğu gibi muamele etsin! Fakat ben de O’nun hapishanelerinde bulundum. O’nun gardiyanlarıyla muhatap oldum ve bu adamın zulmünün ateşinin yaktığı pek çok kimseyle tanıştım. Ben de diğerleriyle birlikte O’nun cihada ve mücahidlere karşı nasıl bir savaş yürüttüğüne şahid oldum. Bu, medyanın bile tasdik ettiği bir şeydir.

Muhammed bin Naif, askerleriyle birlikte Amerikalıları mücahidlerden koruma görevi üstlendi. O, bir korumadan ziyade ancak bir seyirci olarak farz edilebilir. Çünkü iyi bir çocuk, babasının mülküne sahip çıkar.

İşte bu, askerlerini Şeyh Yusuf El Uyeyri’yi ve Ebu Hacer Abdülaziz el Mukrin’i öldürmek için kullanan Muhammed bin Naif’tir. Yine O, hainliğini Mansur el Fakih ve Ali el Fakasi ile ispatlayan ibni Naif’tir. Bunlardan başka Süleyman el Ulvan, Ali el Khudeyr, Nasır el Fahd, Ahmed el Halidi, Faris ez-Zehrani, Said Ali ez-Zair ve Velid el Sinani gibi alimleri de hapseden kişi, Muhammed ibni Naif’den başkası değildir. O alçak; ne kendisini, oğlunu ve torununu tutuklatırken Şeyh Muhammed el Rüşdi’nin ne de mescidini yıktığı, kendisini hapsettiği Abdülkerim el Hümeyid’in yaşlarına bile saygı göstermedi.

Eğer insanlar O’nun Said el Şehri’nin zevcesine yaptıklarına şaşırıyorlarsa o zaman şunu da söylemek isterim ki Ali el Fakasi, Salih el Avfi, Sultan el Kahtani’nin eşleri ve diğer kız kardeşleri de tutuklatan, Muhammed bin Naif’ten başkası değildir.

Kardeşlerimizi zindanlarda uykudan mahrum ederek, tavandan asarak, kırbaçlayarak ve elektrik vererek eziyet edenler de ibni Naif’in askerleriydi. Sorgularda Allah’tan korkmadan ve kullardan utanmadan Allah’a lanet okuyanlar da yine bu aşağılık mahluklardı. Masum insanların evlerini kapılarını kırarak, içlerini tahrip ederek, çocuklarını korkutarak ve değerli şeyleri çalarak anneleri çocuklarından ayıran, kadınları dul ve çocukları yetim bırakanlar da işte bu zalim askerlerdir.

Muhammed bin Naif ve askerleri, Irak ve Afganistan’daki mücahidleri destekleyenlerden başkasını tutuklamayacaklarını bizzat kendileri söylemişlerdir. Guantanamo’ya bizim hakkımızda güvenlerini tazelemek yahut bizim serbest kalmamız için değil de bizleri sorgulamak ve Amerikalılar bilgi sağlayıp bizden bazılarına daha fazla işkence eden de onlardır. Allah bize kafidir! Ve amellerimizin karşılığını bizlere verecektir! Peki Allah’ın düşmanlarına, bundan başka nasıl yardım edilebilir?! Ve ne tür bir nifak, bundan daha şiddetli olabilir?

Bizler O’nun askerlerini uçurduktan sonra bizi yakalamak için arkamızdan Yemen’e kadar gelen, Muhammed ibni Naif’ti. Öyleyse bu ibni Naif, mücahidlerin neden kendisini hedef aldığını anlayacak mıdır? O ve babası, bizim kendilerini neden tağuti tiranlar olarak adlandırdığımızı anlayacaklar mı? Ruslarla, Amerikalılarla ve Yahudilerle savaşan mücahidler, Araplar arasındaki ajan Yahudileri gözden kaçırıyorlardı fakat aramızdaki ajanYahudiler, mücahidlerin yolu üzerinde durunca o zaman gördüler ki; öncelikle bu cürümü püskürtmek ve Bizans ve Perslerden önce Arap mürtedlerle savaşmayı önceleyen Ebu Bekir Sıddık(r.a.)’ın yolunu izlemek gerekmekteydi.

Kardeşimiz Abdülhayr, bu ameliyle ibni Naif’e şunu söylemek istiyordu: “kardeşlerimize içtirdiğin kabın aynısıyla içme vaktin geldi! İşte biz buradayız ve senin kanını, tıpkı senin bizim kanlarımızı döktüğün gibi dökeceğiz. Senin evini, tıpkı senin diğerlerinin evlerini yıktığın gibi yıkacağız! Başkalarına ettiğin muameleler gibi muamele göreceksin ve sana, bizzat senin yaptığın ameller yapılacak!

Sen ve baban, şunu iyi anlayın ki; sizler uzun zamandır zulmettiğiniz insanlar sizi öldürürken, gücünüz yettiği kadar krallığınızın da son bulmasını istersiniz. Sizinle, hayal dahi edemeyeceğiniz metodlarla savaşacağız! Bunun için, hiçbir tasarrufunda hata olmayandan(c.c.) kendiniz için af dileyin!

Her kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onların aleyhinde bir yol yoktur.”(Şura,41)

Abdülkhayr, dul bırakılan ve oğullarını kaybeden kadınlarla yetim bırakılan çocukların intikamını almak istedi. O, istihbaratın zindanlarının önünde her gün sevdiklerini ziyaret için bekleyen fakat bir kısmının, kızgınlıktan başka bir sebep olmadan geri çevrildiği diğerlerinin de bir saatlik kontrol ve bekletmeden sonra kısacık bir süreliğine kabul edildiği ve gardiyanların gözetimi altında görüşebildiği esir yakınlarının intikamını aldı. Abdülkhayr, eziyet edilen Müslüman ailelerin, ki ibni Naif ve babası onları iyi bilir, intikamını aldı. O, Allah(s.v.t.) için O(c.c.)’nun dinine karşı savaşan, O(c.c.)’nun düşmanlarına yardım eden O(c.c.)’nun en sevgili kullarına karşı düşmanlık gösterenlerden intikam almak istedi.

Muhammed ibni Naif, tüm bunlardan sonra hala neden hedefe konulduğunu ve “küfrün önderi” olarak tanımlandığını anlamıyor mu?

“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler.”(Tevbe,12)

Üçüncüsü:

Bu konu hakkında konuşanların pek çoğu bu olayı bir ihanet olarak tanımladılar. Fakat onlar, sadece Rasulullah(s.a.s.)’ın sünnetini anlasalardı bu operasyonun da bu tür bir şey olmadığını bileceklerdi. Ve bu operasyonun detayları da bunu gösterecektir.

Şeyh ibni Cibrin, Umdetü’l Ahkam’da bunu açıklarken, bir kişi için eğer teslim edileceğine inanıyorsa o zaman düşmanı aldatmanın caiz olduğunu söylemiştir. Ve kardeşimiz El Eseri’nin yaptığı da tam olarak budur. O bunu, eğer kendisi teslim olursa onların kendisini amirlerine götüreceklerini düşünerek yaptı. Hedefine ulaştığı anda ise önceden planlama olmaksızın ve herhangi bir söz vermeksizin bu amelini gerçekleştirdi. Onları sadece bir görüşme talep ederek kandırdı ki onlar da bunun teslim olma olduğunu düşündüler. Ve savaş bir hiledir.

Bir ihanetten bahsetmek içinse, bir şey için verilen bir söz veya anlaşma gereklidir. Bu İçişleri Bakanı’nın haberleri üzerine hüküm ve kanaat bina ederek konuşanlar, bunu anlıyorlar mı? Onlar, bu eylemin bir ihanet olduğuna dair iddialarında dürüst iseler o zaman Muhammed ibni Naif’in Ali el Fakasi ve diğerlerine yaptığı benzer ihanetleri i için de aynı şeyi söylemelidirler. Muhammed bin Naif’in günahları affedilmiş midir? Yahut Allah(c.c.), O’nun amellerini saymayacak mıdır?

Muhammed bin Mesleme, Kaab bin Eşref’i öldürme görevini aldı ve O’ndan bir şeyler borç istedi. İbni Mesleme ve arkadaşları Kaab’a, ibni Mesleme’nin geri döneceğini söylediler. Oraya vardıkları zaman da Kaab ile birlikte bir müddet yürüdüler. Sonra Muhammed, Kaab’dan güzel koku fışkırdığı için kafasını koklamak istedi. Kaab izin verdi ve O da kokladı. Az sonra bir kez daha bunu rica etti, Kaab da yine izin verdi. Muhammed bu sefer bunun tam vakti olduğunu düşünerek bağırdı; “İşte şimdi ey Allah’ın düşmanı!” ve Kaab’ı öldürdü. Şimdi bu, bir ihanet olarak görülebilir mi? Ve Muhammed ibni Naif’i devirmeyi amaçlayan eylem de aynı tip bir hile değil midir?

Abdullah bin Uneys(r.a.), Khalid el Hudhali’yi öldürme görevini üstlendi ve O’nu, kendisiyle birlikte savaşmaya çıkacakmış gibi görünerek öldürdü. O halde bu, bir ihanet olarak mı yoksa bir savaş hilesi olarak mı düşünülmelidir? Bu rivayetin sıhhatinde bazı arızalar olsa da yine bu olay için bir kanıt olarak düşünülebilir.

Abdullah bin Atik(r.a.), ibni Ebi Hukeyk’i kendi evinde olduğu bir esnada ve O’nun kalesinin içindeki halktan biri gibi görünerek öldürdü. Bu bir ihanet olarak görülebilir mi?

Yine Allah Rasulü(s.a.v.), Yemen halkını Esved el Ansi’yi öldürme konusunda teşvik etti ve Feyruz ed Deylemi, bu görevi üstlendi. El Ansi’ye kendisinin takipçilerinden biriymiş gibi yaklaştı ve sonra da O’nu öldürdü. Bununla ilgili Allah Rasulü(s.a.s.) şöyle buyurdu:

O(Esved el Ansi), mübarek bir kabileden mübarek bir adam tarafından öldürüldü!”

Taberi, bunun hakkında şöyle diyor: “Feyruz ve arkadaşlar, Esved’i kandırdılar ve O’nun takipçileriymiş gibi göründüler. Bu şekilde O’na yaklaşıp öldürmeye muktedir olabildiler. Rasulullah(s.a.s.) da onları bu amellerinden dolayı övdü.”

Dördüncüsü:

Bu operasyonlar, ilim ehli olarak görülen pek çoklarının da içyüzlerini, onların sadece yöneticilerin ajanları olduklarını, yalnızca liderleri memnun edecek şeyleri söylediklerini gösterdi. Onların hükümlerinde adaletin zerresi dahi yoktur. İnsanları saptırıp hak ile batılı karıştırmaktan daha büyük bir zulüm ne olabilir? Onlar medyada çıkıp herkesin azgın günahkar olduğuna şahitlik edeceği biri için dualar ettiler. Hatta kimisi de çıkıp O’nu, kendisi cihada ve mücahidlere karşı açıkça savaşırken, bir mücahid olarak tanımladı! Aslında bu hiç de şaşırtıcı değil! Abdullah ibni Mübarek(r.a.)’in dediği gibi: “İnsanları ifsat eden krallar ve onların şerli alimlerinden başka kimdir?” Onlar eğer bu operasyon hakkındaki itirazlarında samimi iseler o zaman Allah(s.v.t)’ın dediğini demeliydiler:

“Sana haram ayı, yani onda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir günahtır. (İnsanları) Allah yolundan çevirmek, Allah’ı inkar etmek, Mes-cid-i Haram’ın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.”(Bakara,217)

Suudi ailesindeki tağuti tiranların cürümlerinden bihaber olan kimse var mıdır? Bu sözde alimler de umut ve korku ile onların rızasını arıyorlar. Bu yüzden onları memnun etmek için konuşuyorlar ve diğer tüm şeyler hakkında sessiz kalıyorlar.

Bizim ümmetimizin içindeki Yahudileşenler arasında bulunan bu şerli alimlerin de varisleri olmalıdır. Buhari’nin rivayetinde Allah Rasulü(s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Muhakkak ki sizden öncekilerin yolunu adım adım izleyeceksiniz!”

Bu kimselere derim ki: Hakikatleri söylemekten çekiniyorsunuz. Şüphesiz ki bu sizi El Hayr’a, Er Ruveys’e ve istihbarat servisinin diğer hapishanelerine götürecektir. Eğer hakikatleri anlatmaya gücünüzün yetmediğini iddia ediyorsanız o zaman bu da size batıl konuşma ve insanların kafasını karıştırma özrü vermez. Suudi ailesi hakkında Allah’tan korkun, Allah hakkında Suudi ailesinden değil! Gerçekten de sizlerin sığınmaya çalıştığınız Suudi ailesi, bir hiç iken bugüne geldi ve bir gün yine yok olacaktır. Her halükarda Allah’ın rızasını arayın. O(c.c.)’nun hakimiyeti her zaman sürecek ve hiç yok olmayacaktır. Allah(c.c.) dinine şeref, mücahidlere de üstünlük bahşettiği zaman sizler, tıpkı seleflerinizin sözlerini mi tekrarlayacaksınız?

“Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına Allah’a yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur.”(Tevbe,56)

Bu konuyla ilgili Suudi ailesinin medyasından açıklama istemiyoruz. Çünkü bu, onların menfaatleriye ilgilidir. Fetva vermek için Suudi ailesinden izin almak zorunda olanların da bu mesele hakkında konuşması önemli değildir. Onlar da asla bu aileye karşı konuşmayacaklardır. Maaşlarını Suudi ailesinden alanlar, her ayın 25.gününü dört gözle beklerlerken(Suudi Arabistan’da memurlar maaşlarını ayın 25.günü almaktadırlar) bu mesele hakkında konuşmaya hakları yoktur. İstihbarat servislerinin zincirlerini ve onların saldırılarını düşünerek konuşanlar, kendilerini konuşmaktan muaf tutmalıdırlar. Bizler böyle önemli konular hakkında yalnızca her türlü kısıtlamadan özgür bir şekilde konuşabilen kimselerden bir şeyler dinlemek isteriz. Onlar, Allah’tan başka kimseden korkmadan serbestçe konuşabilmelidirler. Diğerleri için ise şöyle denilebilir:

“Kim Allah’a ve Rasulüne iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun!”

Eğer siz, hakikatleri konuşmaktan aciz iseniz o zaman bu ümmetin sizi dinlemesine gerek yoktur!”

Beşincisi:

Gerçekten de bu operasyonda, Suudi ailesinin askerlerine sempati besleyen bir kalp taşıyanlar için önemli bir ders vardır. Ey paralı askerler! Dininizi bu dünya hayatınız için harap etmeyi durdurmayacak mısınız? Bu tağuti despotların sizleri Allah’ın sevgili kullarını vurmak için bir alet gibi kullanmalarına daha ne kadar müsaade edeceksiniz?

Ömer bin Abdülaziz(r.h.), arkadaşlarından bazılarına dedi ki: “bana insanların en aptalını söyleyin!”

Oradakiler cevapladı: “Ahretini bu dünya hayatı için satan kimse.”

Ömer(r.h.); “insanların en aptalını ben söyleyeyim mi?”diye sordu.

Oradakiler; “Lütfen ey müminlerin emiri!”şeklinde cevapladılar.

Bunun üzerine Ömer, şöyle dedi: “Kendi ahretini başka birinin dünyalığı için satan kimse.”

Sırf maaşlarınızı almaya devam edebilmek için Allah’a, O’nun resulüne ve salih kullarına karşı savaşanların askerleri olmaya nasıl razı olabilirsiniz? Allah’tan sakınmanız için size bahşedilen dininizi nasıl tahrip edebilirsiniz? Sokakları süpürmek, sizin için mücahidlere karşı yürütülen savaşta yer almaktan çok daha iyidir. Sizin de cihad ettiğinizi söyleyen bu şerli alimlerin saptırıcı fetvalarına aldanmayın! Eğer onlar dürüst olsalardı, sizinle birlikte kendileri de “cihad” ederlerdi. Şunu iyi bilin ki; bir gün gelecek ve O(s.v.t.), mücahidlere üstünlük verecek ve onları tüm yeryüzüne yayacak. Peki o gün sizler ne yapacaksınız? Allah’ın inayetiyle mücahidler, size Allah’ın emirlerinden başka emirler veren en üst düzey amirinize kadar başarıyla ulaştılar. Size ulaşmaları ise daha da kolaydır biiznillah. Hala kulak vermeyecek misiniz?!

Sizin için artık bu adi görevi bırakma zamanı geldi. Eğer bazı ihtiyaçlarınız varsa ve orda kalmaktan başka seçeneğiniz de yoksa o halde mücahidlerle ilgili işlerden sakının! Çünkü hakikaten de mücahidler, yalnızca kendi yollarına çıkan kişileri hedef almaktadırlar. Suat, Osman ve Muhammed bin Naif(mücahidler tarafından saldırıya uğrayan bazı istihbarat yetkilileri) sizin için örnektir.

Altıncısı:

Bu operasyonun neticesi, Allah(s.v.t.)’ın şu ayetiyle uyumludur:

“Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır.”(Al-i İmran,145)

Beyhaki’nin rivayetinde göre Rasulullah(s.a.s.) da şöyle buyurmuştur:

“hiçbir nefis, yazılmış olan ömrünü tüketmedikçe ölmez”

Bu, bizim iman ettiğimiz şeyin fiili uygulamasıdır ki birisinin ölüm yeri ve zamanı, Allah(c.c.) tarafından önceden yazılmıştır. Onu kimse ne zerre kadar öne alabilir ne de zerre kadar erteleyebilir. Bu konuyla ilgili olarak şöyle denmiştir: “Eğer bir kimsenin ölümünün bir ülkede olacağı yazıldıysa o, başka hiçbir yerde ölmeyecektir. Tedbirler, ne ölecek kişinin ömrünü uzatır ne de ölümü isteyen kişinin ömrünü kısaltır. Pek çok insan gördük ki tüm önlemleri almalarına rağmen öldüler. Kimiyse ihmalkar olmalarına rağmen hala hayattalar. Eğer birisi bir kılıçla ölmezse başka bir şeyle ölecektir. Bir sürü sebep olabilir fakat ölümün sonucu aynıdır. Bu, gerekli şeyleri savsaklamak anlamına gelmez. Rasulullah(s.a.s.), bir yandan Allah’a tevekkül ederken aynı zamanda önlemlerini de en iyi şekilde hazırlardı.

Ben yine de bunu Muhammed bin Naif için, eğer kalbinde birazcık utanç varsa Allah tarafından kendisine verilmiş bir fırsat olarak değerlendiriyorum. (Ey Muhammed ibni Naif) İşte gördün ki ölüm senin önünde! Fakat Allah(s.v.t.) sana tevbe etmen ve yolunu değiştirmen için bir şans daha verdi. Bu, senin amellerini düzeltmen, İslam’a karşı savaşını ve baskını durdurman için yeterli bir delil değil mi? Bu, senin yaşındaki biri için sakallarını tıraş etmesi ve elbisesinin paçalarını topuklarına kadar uzatmasından tevbe etmek için bile yeterlidir. Peki ya bundan çok daha büyük bir suça, Allah’ın düşmanlarıyla birlik olmak ve mücahidlere karşı savaşmaya ne demeli? Eğer reddeder ve despotluğuna devam edersen o halde Allah’ın sana merhamet ettiğini düşünerek aldanma! Fakat onun yerine şu ayeti hatırla:

“Kâfirler kendilerine mühlet vermemizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz. Onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.”(Al-i İmran,178)

Yine Sahih-i Buhari’deki şu rivayeti de hatırla:

“Muhakkak ki Allah, bir zalimin ömrünü uzatır ki öldüğü zaman hiçbir şey onu kurtaramasın!” Sonra şu ayeti okudu: “Rabbinin, zulmeden şehirleri yakaladığında yakalaması işte böyledir. Şüphesiz O’nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.”(Hud,102)

Şunu iyi bil ki; iktidarda ne kadar yükseldiğin hiç önemli değildir. Allah(c.c.) senin üzerindedir. Ne kadar tekebbür gösterdiğin hiç önemli değildir; Allah en büyüktür. Ne kadar muktedir olduğun da önemli değildir; Allah her şeye kadir olandır. Zindanların binlerce salih Müslüman ile doludur. Onların arasında Allah’ın bedduasına  karşılık vereceği bir kişi olduğunu düşünmüyor musun?  Hakikaten de sana karşı pek çok el, her gece Allah’a dua için açılıyor. Onlardan birinin, gökleri aşarak “İzzetime ve azametime yemin olsun ki sizin yardımınıza geleceğim. En sonuncusundan sonra bile olsa…” buyuran Allah(c.c.)’a ulaşmasından korkmuyor musun? Bunda senin için bir uyarı yok mudur? Abdülkhayr tarafından, senin yakınındayken söylenen son sözler, “Allah’ı düşün! Allah’ı düşünmek, bu dünyada ve ahrette her türlü hayrın anahtarıdır!” Bu, senin Allah’ı düşünmen için yeterlidir. Ve Allah’ı düşünmek, seni iyi amellere sevk edebilir. Sadece seni razı etmeyi arzulayan ikiyüzlülerin sözleriyle aldanma! Onlar, senden dünyalık menfaat kazanmak için dinlerini satıyorlar. Sana tavsiye olarak söylediğimiz şeyler, İsrail oğullarının salihlerininkilerle aynıdır:

“Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)” demişlerdi.”(Araf,164)

Kendisinden başka ilah olmayan Allah hakkı için senin doğru yola girmen, benim için senin şu an üzerinde bulunduğun haldeyken seni öldürmemizden çok daha sevimlidir. Fakat reddedecek olursan o zaman her şeye kadir olan Allah(c.c.)’tan senden intikam almayı ve zulmettiğin mümin kulların kalplerini yatıştırmasını dilerim. Ki böylece O(c.c.), senin gibi tiranların nasıl hakkından geldiğini, senin işlediğin cürümleri bu dünyada ve ahrette nasıl cezalandırdığını, seni bu dünyada ve ahrette nasıl rezil rüsva ettiğini ve seni aşağılamak için mücahidleri vesile kıldığını göstersin!

Cenab-ı Hak’tan kardeşimiz Abdullah el Eseri’yi rahmetiyle kuşatmasını, O’nu cennette nebilerle, sıddıklarla, şehidlerle ve Salihlerle haşretmesini, O’nu cennetine sorgusuz ve sualsiz olarak kabul etmesini ve Firdevs-i Ala’ya almasını niyaz ederim!

Ey Allah’ım! Zayıf ve mazlum müminleri koru!

Ey Allah’ım! Sen onların üzerine, kalplerini ferahlatacak bir sekinet ver!  Onlara, kendilerini zalimlerin zulmünden ve saldırganların saldırılarından koruyacak bir rahmet ver!

Ey Allah’ım! Tüm dünyadaki mücahidlere zafer nasib et! Onlara yardımını gönder!

Ey rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımızı sabit kıl! Kafirlere karşı bizlere zafer nasib eyle!

Salat ve selam, Rasulümüz Muhammed(s.a.s.)’e, aline ve ashabına olsun!

Kaynak: islamicawakening.com

Tevbe İnfo

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir