Modern Dünyanın Yamyamlığı

Yüce Allah Kur’an’da buyuruyor:

“Sizler bir olan Allah’a iman edinceye kadar aramızda sürekli düşmanlık ve nefret var olacaktır.” (Mümtehine, 4)

Bunlar, İbrahim peygamberin küfürde duran halkına çağrı yaparken kullandığı sözleridir. Ve Müslümanlar ile kâfirler arasındaki nefret, bu dinin bir parçasıdır.

Bu nefret her zaman vardı. Ve kâfirlerin bize karşı duydukları nefretin bir sınırı yoktur. Onların ve Şeytanların hayalleri sona erene kadar…

İbn Kesir ve diğer muhaddis-tarihçiler, kitaplarında Uhud Seferi hakkında bir kıssa anlatmışlardır. Buna göre Mekke’nin paganları, Müslümanlara karşı harekete geçtikleri zaman yaşlılarına peygamberin annesi Amine binti Vehb’i, yattığı mezarından çıkarmayı önermişlerdi.

Onlar, Peygamberin annesinin kalıntılarını zafer durumunda satmayı ya da eğer Müslümanlara yenilirlerse Müslümanlar tarafından esir edilen kadınları geri almak için fidye olarak vermeyi teklif etmişlerdi. Fakat Kureyş kabilelerinin yaşlıları, törelerden ötürü onları bunu yapmaktan men ettiler. Çünkü en yakın komşuları olan Bekr ve Huzaa kabileleri, aynı şeyleri kendilerinin mezarlarına yapabilirlerdi.

İslam’a karşı nefret ve öfkeden başka hiçbir şey insanlara böyle bir şey yapmayı zorlayamaz. Bunu yapmak mümkün olmadığı zaman da Uhud şehitlerinin cesetlerini parçalamışlardı. Müşrikler, şehit Müslümanların burun ve kulaklarından kendilerine kolye yaptılar. Üreme organlarını kestiler, karınlarını yardılar, gözlerini oydular. Hatta Hind binti Utbe, Hz. Hamza’nın karaciğerini yemeyi denedi ancak mide bulantısından dolayı beceremedi. Bunu öğrendiği zaman Allah’ın elçisi (s.a.s.), çok öfkelendi. Ölen müşriklerin cesetlerine aynı şeyi yapmaya söz verdi. Fakat Yüce Allah, müşrikler ölülere yönelik her türlü ahlaksız hareketleri yapsalar bile, O’na bunu yapmayı yasakladı. Ve Allah’ın Nebisi (s.a.s.), İmam Buhari ve Müslim’in hadislerinde geçtiği gibi ölü kâfirlerin cesetlerine zarar vermeyi yasakladı.

Ve sadece belirli durumlarda, küfrün önderlerinin (kâfirler- K.C) öldürülmeleriyle ilgili bir sorun olduğu zamanlarda diğer kâfirlere kanıt olması için bunların kafalarının koparılmasına izin verilmiştir. Böylece aynı şeyler Bedir’de öldürülen Ebu Cehil’e, öldürülen bazı Yahudi liderlere ve bir kısım başka olaylarda sahabeler tarafından uygulanmıştır. Fakat bu istisnai bir kuraldır ve bu nedenle çoğu İslam âlimi, eğer küfrün liderlerinden değillerse kâfirlerin başlarının kesilmesini uygun görmemişlerdir (yasaklamışlardır). (Vekafat el Makdisi)

Kendi kendimize bir soru sormalıyız: Öldürülen kimselerin cesetlerinin kirletilmesi ve diğer pis şeyler, Uhud’da sona mı erdi yoksa kâfirlerin şehit cesetlerine karşı nefretleri yüzyıllardır devam ediyor mu? Cevabı Allah’ın, “daimi düşmanlık ve nefret”in başladığını belirttiği sözlerindedir.Tüm kâfirler, bir bütün olarak yukarıdaki sözleri doğruladılar. Bizanslılar, şehidlerin cesetlerini parçaladılar. Aynı şey Persler tarafından da yapıldı. Fransa’da hicri ikinci yüzyılda (M.S 732- K.C) Charles Martel ile olan savaşta görüldü ki, Avrupalıların şehitlerin cesetlerine karşı hiçbir ahlakı bulunmamaktadır. Tüm bunlar, onların şehitlerin bedeninden hınçlarını almak istedikleri için değildir. Bu olayların birçoğu, düşmanın kalbini yahut başka bir yerini yemenin, onun gücünü elde ettireceğine inanarak yamyamlığı teşvik eden pagan inançlarıyla alakalıdır.

Ceset yiyicilik âdetinin bugünkü kâfirler arasında kalmadığını düşünmeyin. Evet, onlar “uygar” toplum oldular, kendi normlarını ve kanunlarını belirlediler fakat… Onlar Allah’a iman edinceye kadar bizden nefret edecekler ve atalarının yaptığı gibi şehitlerin cesetlerini taciz edecekler.

2002′de Dubrovka (Moskova’daki tiyatro baskını- K.C)’daki bir operasyondan sonra “Rusya Federasyonu Devlet Duma Meclisi”, bundan sonra teröristlerin cesetlerinin ailelerine verilmeyeceğine dair bir yasa düzenledi. Artık teröristlerin aileleri, ne olduğu, cesetlerin nereye gömüldüğü veya nereye gömüleceği hakkında bir soru sorma hakkına sahip olamayacaktı.

Evet, kâfirlerin “uygarlığına” uygun olanın yapılması gerekir. Onlar, şehitlerin bedenlerini derhal “Nord-Ost” binasının hemen önünde parçalamaya başlamadılar, başka bir yere götürdüler. Ama nereye?

Biz muhtemelen bu soruya, şehit cesetlerini “cennete gitmediklerinden emin olmak için” domuz derisine gömmeyi öneren Jirinovski’nin (Rus siyasetçi- K.C) açıklamalarından bir cevap bulabiliriz. Aynı şey daha evvel, işgal edilen Cezayir’de Cihadı durdurma amacıyla Fransızlar tarafından da yapılmıştı. Fakat domuzlar kalmayıp onun yerine kendi derilerini de kullansalar dahi Cihadı durduramayacaklardır.

Şimdiye kadar çok az kişi Nord-Ost şehitlerinin akıbetini biliyor. Jirinovski’nin önerileri dikkate mi alındı? Onlara yamyamlığın ne tür bir gizli çeşidi uygulanmaya çalışıldı? Fakat bunlar, Rusya için yeni değildir. Yüzyıllar önce Kafkasya’nın istilası esnasında, öldürülen Mücahidler için ücret alıyordu. Amerika’nın işgalinde, Avrupalı serseriler benzer şeyler yapıyorlardı. Fakat onlar, “Amerikan Yerlileri Büroları”nda Yerlilerin kafatası için para alıyorlardı. Ve daha sonra bu pis işlerin mucitleri günümüz Yerliler olduğunu söylediler.

Onlar, burun ve kulaklar için para alıyorlardı. Vücudun her parçası için ayrı ücret alıyorlardı. Tüm bunlar, Mücahidlerle ilişkili olarak uygulandı. Çeçenya’da Cihadın başlangıcında herkes, kâfirlerin nasıl aleni biçimde ceset ticareti yaptıklarını iyi hatırlayacaktır. Fiyatlar 50000 rubleden başlamakta ve artmaktaydı. Fakat kâfirler tarafından yapılan her şey, ruhunu az bir dünya konforuna satan gerçek yamyamlar iktidara geldiği zaman unutulup gitti…

Herkes, Kafirov (yani Kadırov) ve hizbinin Şeyh Abdülhalim’in bedeniyle nasıl alay ettiklerini hatırlayacaktır. Ölü olsa bile O’nun bedenini soyarak O’nu aşağıladıklarını farz ettiler ancak gerçekte O göklere yükselmişti. Mürtedlerin, şehit bedenlerine yaptığı onlarca ve yüzlerce rezilliği saymayacağım ki bunların bazıları kâfirler için dahi utanç vericidir.

Bunlar şaşırtıcı değildir. Çünkü Allah’ın dinini terk eden kimse, tıpkı Ebubekir (r.a.)’ın zamanında ilk kez organize olan Mürted çeteleri gibi, Allah’ın dininin takipçilerine büyük bir kin besler. Onlar sadece İslam’ı terk etmediler, Allah’ın dosdoğru yolunda duran ve bu gezegende O’nun adını yüceltmek için savaşan herkese karşı savaşmaya başladılar.

İnsanlık tarihine bakıldığında bunun, dinini satan herkes için olağan bir kural olduğu görülür.

Kazan düştüğü zaman, Tatarlar arasında Hıristiyanlığı yayma konusunda kimse, kendiliğinden Hıristiyanlığa geçen yerel Mürtedler kadar istekli değildi.

Tomas de Torquemada, engizisyon mahkemelerinin kurucusu, Hıristiyanlaşmış bir Yahudi idi. Yeni dinini kabul ettikten sonra onları ölümcül bir günahla suçlayarak derhal Avrupalı Yahudilere saldırdı ve onlara baskı yaptı. Engizisyon mahkemeleri üyelerinin tüm nesilleri, onun yöntemlerini devam ettirdi.

Kişi, tahrif edilmiş dinini başka bir tahrif edilmiş dinle değiştirdiği zaman bile bunlar oluyor. Peki, Allah’ın halis dinini bilerek, güç ve gurur için terk eden kimse, ne gibi davranışlarda bulunacaktır? Evet, onlar bunu iyi biliyorlar ve kendilerini cehennem çukuruna doğru takip etmeyen herkesten nefret ediyorlar.

Cenneti ve cehennemi yaratan, bir olan Allah’a yemin ederim! Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim. Ben, Kafirov’un Hosi-Yurt’taki mahzenlerinde 4 yıl mahpus kalan Dokka Umarov’un kardeşi Ahmet ile bizzat görüştüm.

O’nun anlattığına göre bir keresinde, kendisi hapishaneden Kafirov’a getirilmiş ve Kafirov tarafından Dokka’yı neyin durdurabileceği sorulmuş. Ahmet de cevaplamış: “Sadece bir şey; Rusya’dan bağımsızlığı ilan eder, Allah’ın kanununun hâkimiyetini kabul edersiniz. O zaman Nohçiyço (Çeçenya – K.C) topraklarındaki tüm çatışmalar durur ve müzakereler başlar.”

Ahmet’in dediğine göre bundan sonra Kafirov başını eğdi ve bir an düşündü. Ve daha sonra cevapladı: “Hayır, bunu yapamam. Putin 10 yıl daha iktidarda olacak.”

Bundan sonra Kafirov, daha fazla görüşmenin faydasız olduğunu anlayarak bir daha Ahmet’i kendisine sorgu için getirtmedi.

Geçenlerde Dokka’ya sordum: Eğer büyük Kafirov, kendi zamanında ona af teklif etseydi ne yapardı? Ve çok basit bir cevap aldım: “Biliyorsun ki büyük Kafirov beni çok iyi tanırdı. İşte bu yüzden hiç denemedi.”

Dokka’nın bana anlattığına göre bir seferinde O, savaşın başlarında öncelikli hedefi büyük Kafirov’u öldürmek olan bir mayın grubuna verilmiş fakat Kafirov, mayının nerede olduğunu anlamış ve hayatta kalmış.

Fakat biz bu pisliklerin nefreti konumuza dönersek, Kafirov birçok şehit bedenine zarar vermeyi başardı. Ta ki muhtemelen bir işbirlikçi âlim onu ceset ticaretini durdurmak ve gelecekte onların ailelere iade edilmesini tavsiye edene kadar.

Çünkü bunu olduğu gibi bıraktığında Kadırov’un, Peygamber(s.a.s.) zamanındaki müşriklere benzerliği gökyüzünde güneşten daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktı. Aynı aşağılık yamyamlık, aynı vücut parçalama, aynı küfür ve benzerleri…

Eminim ki Kadırov’un, eskiden yaptığı gibi aleni ceset parçalamaktan vazgeçme konusunda bazı güçlükleri var. Şehitlerin bedenlerine AK-47 bomba-atarlarla vuruyor…

Sözü edilen tavsiye ile mürtedler, şehitlerin bedenlerini iade etme uygulamasını durdurmaya karar verdiler fakat sonra akrabalara, onları İslam geleneğine göre gömmemeleri için her şeyi yapmaya başladılar.

Büyük bir grubun Emiri olan Abdül Kuddüs şehit düştüğü zaman, babası O’nun bedenini evden dışarı attı ve gömmeyi reddetti. Bunların hepsi oldu çünkü bu süprüntünün Kadırov’dan bir ödenek parası vardı ve eğer böyle yapmazsa bu ödeneğinin durdurulacağı konusunda “kibarca” uyarılmıştı.

Ebu Kudame (Vishan Albekov) şehit olduğu zaman Çeçen mürtedler, Nestrovskaya kasabasına vardılar ve ailesini, onu kâfir gibi gömmeleri için zorladılar. Akrabaları böyle yapmayı reddedince mürtedler baskı ve dövmeyle “kimlik doküman kontrolü”ne başladılar fakat yine de Ebu Kudame’nin akrabalarının kararını değiştiremediler.

Kardeşlerimiz Çitalı Muhammed, Vitali Çernobrovkin ve diğer iki Rus asıllı Müslüman kardeşimizin İnguşetya Pliyevo köyü yakınlarındaki ormanlık alanda kâfirlerle olağanüstü eşitsiz şartlarda giriştikleri çatışmada şehit düşmelerinin üzerinden 1,5 ay kadar geçti.

Bu sefer İnguş mürtedler, şimdiye kadar onların cesetlerini bir morgda tutuyorlar. Ve ben onların cesetlerin organlarını tıpkı daha önce Hind binti Utbe’nin yaptığı gibi yemeye çalıştıklarını duyduğumda hiç şaşırmayacağım.Gerçi mürtedler, şehitlerin cesetleriyle alay etmeye çalışsalar da onlara hiçbir zarar veremezler. Çünkü onların ruhları çok önceden bedenlerinden ayrıldı ve ecirleriyle beraber Allah ile buluşmaya gitti.

Ben mürtedlerin onlardan (Çitalı Muhammed ve Vitaly Çernobrovkin – K.C) neden bu kadar nefret ettiklerini çok iyi anlıyorum. Onlar İslam’ı benimsemiş Ruslardı. Ve Kafkasya’ya geldiler, burada şehit oldular. Bu pislikler ise burada doğmuşlar, İslam hakkında her tür bilgiye ulaşmış fakat inançlarını satıp kâfirlere hizmet etmeye gittiler.

Mücahidlerin bu grubu, o kadar çok haini öldürmüşlerdi ki hainlerin kendi oluşumlarını komple yenilemeleri uzun bir zaman alıyordu. “OMON’un Babası” lakaplı Balayev, ne kadar değerliydi (kâfirler için).

Bir akşam buluştuğumuzda, ateşin etrafında otururken, Çitalı Muhammed bana Balayev hakkında şunları anlatmıştı:

“Bu kadar iri bir adam hiç görmemiştim. Öyle ki UAZ’ın (küçük bir Rus askeri cipi – K.C) içine sığmıyordu. Fakat ilk makineli tüfek ateşiyle vurulduğu zaman tekerlek gibi düştü ve daha fazla hareket edemedi.”

Ve onlar kim bilir kaç tane mürtedi vurdular, kaç tane devriye arabasını imha ettiler…

Ve bu dünyadan (laik dünyamız – K.C) ayrılık vakitleri geldi. Allah yolunda ölen tüm Mücahidlerin olduğu gibi ondan onurla ayrıldılar. Yüzlerce kâfirin önünde kırılmadan, titremeden ayrıldılar.

Muhammed ile bu konuşmamızdan sonra, ovaya geri döndü ve nerdeyse hemen ardından İdris Hatuyev ile beraber, onun evinde şehit oldular.

Muhammed, 2002-2008 arası altı yılını kâfirlerin Vorkuta’daki hapishanesinde geçirdi. O, diğer Mücahidlerle birlikte Gürcistan’daydı. Oradan Çeçenya’ya geçiş yaptı fakat O’nu gören kimse bunun O olduğuna inanmadı. Acemi bir Mücahidmiş gibi görünüyordu.

Diğer iki Rus kardeş, Moskova’dandılar ve O’ndan kısa süre evvel Playevo’nun altındaki ağaçlıklarda şehit düştüler. Onlardan biri yaralı halde, bir zırhlı personel taşıyıcı tarafından kovalanmıştı ve onlar diğer kardeş Abdullah’ı da, O’nun Allah sevgisini kullanarak şehit etmişlerdi.

Kâfirler, ağaçlık alanda O’nu karşılayamadılar ve “neredesiniz Allah’ın savaşçıları?” diye bağırdılar. O da kâfirlere cevap vermemenin korkaklık olarak görüleceğini düşündü ve kâfirlere makineli tüfekle ateş açarak ağaçlıktan açık alana geldi.Bu, O’nun bu hayatın alt edilemezliğini bırakarak şahadeti bulduğu yer… Fakat O, henüz gerçeği fark etmişti ve sadece yarım sene önce İslam’ı kabul etmişti.

Tüm yamyamlar, mürtedler ve kâfirler! Size söylüyorum: onların cesetlerini, İslam’a karşı hislerinizi göstermek için yiyin! Onları yiyin ki herkes sizinle ilk şehitlerin cesetlerini yiyen Uhud savaşındaki Mekke müşriklerinden bir farkınız olmadığınızı herkes görsün!

Geçenlerde kardeşlerimiz Alihan Jantamirov, Abdülaziz (Rüstem Dzortov) ve Akraman (Zaur Ujakhov) şehit düştüğünde Yevkurov, beynindeki hasara rağmen kendisine karşı düzenlenen operasyonu yönettiği düşünüldüğü için Abdülaziz’in cesedini ailesine vermedi.

Bu kuduz yamyamlar, şehit cesetlerini kendileri için bırakmak istediler. Ve bunların hepsi, 14 yüzyıl evvel kâfirler tarafından şehitlerin bedenlerine yapılanlarla aynı nedenden dolayı yapıldı. Yine de O’nun çetesinde, zaten zarar görmüş olan imajının bu tip eylemlerle komple mahvolmasının gerekli olmadığını söyleyen birileri vardı. Yevkurov, dişlerini sıkarak Abdülaziz’in cesedini iade etmeliydi.

Ve kaç tane şehit düşen kardeşin iç organlarını çıkardıktan sonra cesetlerini ailelerine verdiler. Bunu, onların neden öldüğünü keşfetmek için yaptıkları şeklinde açıklanamaz. Bir şehidin bedeninde 20′den fazla farklı kalibreden kurşun yarası varken karaciğer sirozu yahut akciğer kanserinin olup olmadığını kontrol etmeye gerek yoktur. Ve ayrıca beyinlerini çıkarmaya gerek yoktur.Bu şehitlerin bedenleri üzerinde gizli bir rezalettir; gerçekten yüzyıllar geçmesinin ardından, daha “uygarlaşmış” gözükse de öz aynı kalıyor.

Kaç tane şehit ailesi, kendilerine verilen cesetlerin organlarının bulunmadığını, genelde beyinlerinin çıkarılmış olduğunu bildirdi. Belki de mürtedler, şehitlerin beyinlerinin örneklerini araştırarak kendi beyinleri ile şehitlerin beyinleri arasında ortak bir doku olup olmadığını anlamaya çalışıyorlar. Ne tür bir “sapma”, şehitleri milyonlarca insi ve cinsi şeytanların ordularını tehdit etmeye zorluyor? Ama en iyi olasılık, bu onların bedenlerini kızdırma girişimidir.

Mürtedlere hatırlatayım ki; kaç tane şehidin bedenine ellerinizle zarar verdiğinizi önemsemiyoruz. Şehitler Allah’a kavuşmuştur. Onların cesetlerine istediğinizi yapabilirsiniz fakat hiçbir zarar veremezsiniz.

Allah Resulü(s.a.s.)’nün buyurduğu gibi:

“Eğer Abdülmuttalib’in soyundan olmasaydı Hamza’nın cesedini, vücudunun parçalanmış kısımlarının hesap günü nasıl birleştiğini göstermek için vahşi hayvanlarca parçalanmaya terk ederdim”

Abdullah bin Mübarek (r.a.), “El-Cihad” isimli kitabında Esvet bin Gülsüm hakkında bir rivayet anlatıyor:

  • “O, cihada çıktığı zaman dedi ki: “Ey Allah’ım, bu nefis hoşnutluk içinde olunca düşünüyor ki; bu seninle karşılaşmak istiyor. Eğer bu nefis doğru sözlüyse ona istediğini ver. Eğer yalancıysa onu baskı altındaki toplantıya gönder. Ona senin yolunda bir ölüm ver ve yemeğimde onu vahşi hayvanlarla ve kuşlarla besle!”Ondan sonra çatışmaya girdiler ve kâfirler onlara saldırmaya başladığında O, yerinde kaldı, atından indi, atının burnuna vurdu ve onu İslam ordusu kampına geri gönderdi.Sonra bir bahçeye girdi, abdest aldı ve namaza durdu. Namazdan kalktığı zaman kâfirler bağırmaya başladılar: “İşte Araplar teslim oluyor!”Bunun üzerine Esvet bin Gülsüm silahlarını kaptı ve öldürülünceye kadar savaştı. Bir süre sonra içlerinde Esvet’in kardeşinin de bulunduğu büyük bir İslam ordusu bu bahçenin içinden geçti. Müslümanlar, O’nun kardeşine: “Neden bu bahçeye girip kardeşinin kemiklerine ne olduğunu görmek ve O’nu defnetmek istemiyorsun?” diye sorduklarında O şöyle cevap vermişti: “Bunu asla yapamam. Çünkü kardeşim Allah’tan ölümünü istemişti ve Allah(c.c.) da O’nun duasına icabet etti.”

Dokka’nın babası sağken ve Kafirov’un elinde tutsakken, Dokka babası için bir fidye teklifi aldı. Fakat O’nun cevabı; “O’nu öldür ve yak! Benden hiçbir şey alamayacaksın.” oldu.

Bu kararlılık bir kez daha mürtedlere gösteriyor ki; Allah bizim kalplerimizi bu din üzerinde sağlamlaştırdıkça ezilmeyiz ve engellenemeyiz.

 Said Ebu Saad (Said Buryatski)

 Kaynak: Hunafa.com

Kavkaz Center

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir