Süpheciler

Şüphe, insanın zihnini tarumar eden, sağlıklı düşünme kabiliyetini kaybettiren ve insanı faydasız hale getiren bir sebeptir. Biz bu köşemizde cihad etrafındaki şüpheleri izale etmek için münafık ve korkakların birtakım özelliklerinden bahsedeceğiz.

Saadet asrına gidip Rasulullah’ın (sav) bizzat komutanlık ettiği savaşlara ve seriyyelere baktığımızda, yine şüpheci insanların iş başında olduklarını görürüz. Şehid olan sahabelerin başına gelip: “Biz size bu adama (Rasulullahı kastederek) takılmayın, bu adam sizi huriler ve ucuz cennet vaadiyle kandırıp helak etti” diyorlardı. Kimileri de ayetin ifadesiyle “bizi evlerinde otursalardı öldürülmeyecekledi” ve benzeri sözlerle cihada şüphe sokmak, desteği kesmek için gayret gösteriyorlardı.

Kimi şairler bu günün medyasının görevini yapıp Müslümanları küçük düşürmeye yönelik şiirler okuyorlardı. Bu ve benzeri olayların örneklerini Kur’an ayetlerinde ve siyerde çokça bulabiliriz. Peki, bu gün için aynı faaliyetler yok mu? Elbette var hemde daha çok. Bu günün olanakları daha geniş ve her türlü imkân kullanılmaktadır. Kâfirlerin bu tür çalışmaları kaçınılmazdır, bu pekâlâ anlaşılabilir. Ancak anlaşılamayan ve yüreğimizi burkan şudur ki adı adımıza benzeyen, bizim kıblemize dönen, güya bizdenmiş gibi görünüp kâfirlerin ekmeğine yağ süren hainlere ne demeli? Ne zaman Müslümanlar İslam düşmanlarına bir darbe vursa kendi içlerindeki zillet penceresinden bakıp şüpheler ortaya atıp komplo teorileri üretirler. Örneğin 11 Eylül hadisesiyle ilgili üretilmeyen şüphe ve komplo teoriler kalmadı.

Lübnan’daki el-Menar TV, bu ülkede yaşayan Yahudilere mikrofonu uzatır ve birkaç kişiye şu soruyu sorarlar: “Sizin tanıdıklarınızdan ölenler var mı?” Verilen cevap “hayır” olmuştur. Bu cevap Şiiler tarafından kasıtlı olarak yanlış bir tercüme ile “Yahudiler o gün işe gitmemiş” şeklinde yayılınca, haberin kaynağına bakmadan hemen; “Yahudiler olay öncesi haberdar olmuş, dolayısı ile bu eylemi onlar yapmıştır” diye orada ölen Yahudilerin isim listeleri açıklanana kadar bu aldatmaca devam etti. Bundan haberi olmayan birileri hâlâ bu eylemin Yahudiler tarafından yapıldığını sanıyor.

Kimileri de yaşadıkları zillet penceresinden olaya bakınca Müslümanların böyle bir eylemi gerçekleştiremeyeceklerini dile getirip bir yığın komplo teorileri ürettiler. Güya ABD Afganistan’ı işgal etmek için kendisi bu işi yapmıştı. Bu söylemin ilk olarak ABDliler tarafından dile getirildiği daha sonra ortaya çıktı. Bu söylemlerin kaynağını araştırmadan hemen şüpheciler harekete geçtiler. Zira onların yaşam tarzlarına göre olaya bakınca bunun mümkün olamayacağını sanıyorlardı. Halbuki bu eylem çok iyi planlanmış ve
düşmanın üç önemli unsuru hedef alınmıştı.

Bir ülkeyi ayakta tutan en önemli üç etken sayarsak ekonomi, askeriye ve siyaset ön plana çıkar. Bu üç etken zayıflatılmadan kâfirlerin tam olarak mağlup olmaları mümkün değildir. Gerek tarihte gerek günümüzde Müslümanların başarıları, zamanı iyi okumaları, iyi birer stratejist olmaları, cesaretleri ve kahramanlıkları sayesinde Allah’ın onlara yardım etmesiyle olmuştur. Allah’ın yardımı da ancak Müslüman elinden geldiğini yaparsa gelir.

11 Eylül 2001 günü meydana gelen olaylara baktığımızda sünnete tam olarak uyulmuş hikmetli bir eylem görürüz. 19 ülkeye bedel 19 Mücahid’in yaptığı eylemlerin hedefleri; ekonomilerini zayıflatmaya yönelik kulelerin indirilmesi, askeriyelerinin zayıflamasına yönelik Pentagon saldırısı ve hedefe varamadan düşen uçağın menzili olan Beyaz Saray. Mütekebbir Dünya’nın yıkılmaz putu olan ikiz kuleler dakikalar içinde canlı yayında toz duman olmuştu. Sadece kulelerin maliyeti 80 milyar dolardı. Sonrasındaki birkaç gün içinde uçuş şirketlerinin vs. zararları 200 milyar doları aşıyordu. Ardından yapılan savaşlarla da 2008’den itibaren ekonomik krizler başlamıştı.

Yani basit gibi görünen iki kule yıkımı ile gelişen olaylarda önce 2008’de ABD’de sonra da tüm Avrupa’da ekonomik krizler oluşmuştu. Tabi bunlar Allah’ın yardımı ve yakın olan zaferin bir müjdesidir. ABD’nin gururu kaynağı olan askeriyesi de tam kalbinden vurulmuş, insanların rüyalarını süsleyen Amerikan Rüyası balonu sönmüştü. Hollywood filmlerindeki kahramanların korkaklıklarına ve acizliklerine tüm dünya şahit olmuştu. Bir serseri kabadayı edasıyla dünyaya korku salan kabadayının façası bozulmuş ve yıkılmaz sanılan gücü yıkılmış, karizması çizilmiştir. Son uçak da siyasi hedef olan Beyaz Saraya giderken ABD jetlerince düşürüldü. Düşürülmesi de Allah’ın bir takdiri oldu, bazılarının imanını pekiştirip bazılarının da şüphelerine şüphe kattı. Bunun verdiği korku ile ABD’nin başkanı saatlerce havada uçakta kalıp yere inmeye korkmuş çaresizce saklanmak zorunda kalmıştı.

Şüphecilerin şüpheleri bu olayla sınırlı değil tabiki, biraz daha geçmişe gidelim. Örneğin Ömer muhtarın zamanını ve cihadını bir hatırlayalım.İtalya’nın Libya’yı işgal ettiği yıllarda Mücahidlerin emiri Ömer Muhtar için en büyük engellerden biri münafıklardı. Kâfirler münafıklar ile söz birliği edip cihadın önünü kesmek için yanıltma haber çalışmalarına başlamışlardı. Ömer Muhtar’ın bir İtalyan ajanı olduğunu söylüyor, onun cihadını da İtalya’nın Libya’yı işgalini meşrulaştırmaya dönük olduğunu söyleyip, ona katılımı ve desteği azaltmaya çalışıyorlardı. O gün yaşayan bir çok insan bu tür haberlere ve Ömer muhtarın bir İtalyan ajanı olduğu fitnesine aldanmış ve cihaddan geri kalmışlardı. Muhtarın idamından sonra dahi; “İtalyanlar onu kullandı işi bitince astılar” diyenler oldu. Ancak kalbi vahye bağlı selim akıl sahibi Mücahidlere bu tür fitneler tesir etmedi çünkü Allah’ın kitabı ellerinde ve ne yapacakları gayet açıktı. Cihaddan geri kalanların çocukları ve torunları, yıllar sonra babalarının nasıl böyle söylentilere kulak verip cihaddan geri kaldıklarını anlayamamış ve onları eleştirmişlerdir. Unutulmamalıdır ki bu tür söylemler o zaman da ilk defa İtalyanlar tarafından ortaya atılmıştı. Amaçları da Müslümanlara olan güveni azaltmak ve desteğe engel olmak. “11 Eylül’ü ABD yaptı” söylemide ilk olarak ABD liler tarafından ortaya atıldı ki Müslümanlar böyle bir eylem yapamazlar düşüncesini yaymaktı.

Şimdi biraz da Türkiye’nin yakın tarihine gidelim: Şeyh Said’in 1925 yılında dini muhafaza etmek için yaptığı kıyamı engellemek ve kötü göstermek için dönemin hükümetince benzer iftiralar atılmıştır. Onun bir İngiliz ajanı olduğu, Musul ve Kerkük petrollerini almak isteyen İngilizlerin Şeyh’i kışkırtıp Türkiye Devleti’ne musallat ettiği, yalanını söyleyerek, onu asmalarına meşruiyet kazandırmak istemişlerdir. Batılı devletlere de, bunun bir İslami hareket olduğunu söyleyip onlardan destek almışlar, Türkiye’nin batısında yaşayan Müslüman halka da değişik yalanlarla beraber onun Kürdistan Devleti için savaştığını iddia ediyorlardı. Bu tür yalan haberlere aldanan halkın desteğini kestiler. O günün gazetelerine bakıldığında tüm bu yalanların manşetlerde olduğunu görürüz. Daha sonraki zamanlarda kimlerin gerçek ajanlar olduğunu halkımız görmüş ancak iş işten geçmişti. Hakikatte durum tam tersiydi. Şeyh Said, Allah’ın dini yüce olsun diye harekete geçmişti. O’nun idamından sonra da resmi propagandalara aldanıp ona yardım etmeyenler pişman olmuş ve hayıflanmışlardı. Ama olan olmuştu ve İslami hareket Müslümanların kanı dökülerek bastırılmıştı, pişmanlık artık fayda etmezdi.

Bugün için de değişen bir durum yok. Mücahidler yine cihad meydanlarında, münafıklar da yine iş başında ve Mücahidleri kötü göstermek, onlara desteği azaltmak, cihada şüphe karıştırmak için onların Amerikan ajanı olduğu yalanını ortaya atmışlardır. Bu tür haberleri ilk ortaya atanlar yine Amerikalılardır. Çünkü Mücahid liderlere en iyi bu şekilde desteği kesebilirlerdi.

Acı olan şudur ki; İslamcı geçinen basiretsiz yazarların bu propagandaya alet olmalarıdır. Şeriatta kuraldır ki fasıkların getirdiği haberleri iyi araştırmak ve hemen inanmamak gerekir. Oysa söylentiden öteye geçmeyen iftiralara çok çabuk aldanıyorlar. Bu şüpheciler isteseler cihad bölgelerine gidip gelişmeleri bizzat kendileri görebilirler. Kimin kim olduğunu bizzat cihad meydanlarında müşâhede edip ona göre konuşabilirler. Bu onların üzerine vazifedir. Buna cesaretleri yoksa güvendikleri yakınlarından birilerini gönderebilirler. Bunu da yapmadıkları gibi, cihad bölgelerinden gelen Müslümanların beyanlarını da esas kabul etmemeleri, İslam düşmanlarının medyalarında servis edilen haberlere itimat etmeleri İslam Şeriatına ve fıkhına ne kadar uzak olduklarını apaçık göstermektedir. Bu gün Afganistan’daki cihad için; “kimin eli kimin cebinde belli değil, kim kimi öldürüyor belli değil” diye ortalıkta şüphe yayanlar acaba dünyanın başka bölgelerindeki ayrışmanın net olduğu cihada destek verdiler mi? Hayır ! Arakan, Somali, Patani, Burma, Çeçenistan, Keşmir ve başka yerlerdeki cihadı desteklediler mi? Hâlbuki buralardaki cihad gayet net değil miydi?Başka cephelere destek olsalar hadi neyse…

Bıraksınlar Afganistan cihadının yakasını…

Ama bazı gaflet sahipleri, ABD’nin müttefiki, Kuzey Cephesi’nin lideri, ırz düşmanlarının ortağı, yüzlerce ensar ve muhacir mücahidi ABD’nin isteği üzere cenk kalesinde toplayıp şehid eden, tankın üzerinde muzaffer bir komutan edasıyla Kabil’e girip İslam Devleti’ni yıkan işbirlikçi Rabbani’nin gıyabi cenaze namazını kılarlar.

Ölümünden ABD başkanı Obama’nın büyük üzüntü duyduğu ve yağdanlık Karzai’nin şehidi, Raşid’in dostu, Müslümanların nefretini kazanmış, safını işgalciden yana seçmiş birisinin cenaze namazını kılıp Müslümanları provoke edenler, elbette kâfirlerin füzeleriyle parçalanarak şehid olan yüzlerce şehidin cihadını diline dolayacak ve güya “şimdi Kur’an’la cihad etme zamanı” diyerek gerçek cihada dil uzatacaklardır. Bunu kabullenemeyen imanlı ihlâslı gençleri de hamasetle suçlayıp ipini çekeceklerdir.

“Vahyin penceresinden” deyip Allah’ın kitabını kendi akıl süzgeçlerinden geçirerek, kavramların içini boşaltıp Allah’ın değil Allah düşmanlarının istediği bir İslamı yaymaya çalışacaklardır. Bir zamanlar ihlâslı gençleri kullanarak bir yerlere gelen, sonra maddi imkânlara kavuşan bu tipler artık o gençleri yanlarında görmek istemiyorlar, zira dünyada saflar netleşmiş küfür ve İslam cepheleri iyice ayrışmıştır. Saflarını belli etmeyen bu hoca efendiler elbette o gençlerden rahatsız olacaklardır. Bindikleri dalları kestiklerini fark ettiklerinde artık iş işten geçmiş olacak, zor bir günde namusların kirletildiği zaman yine kenara çekilecekler ve o dışlanan gençler kendilerini feda edeceklerdir.

Kalplerindeki maraz, yüreklerindeki korku ve şeytanın fısıltılarıyla beyinleri iğfal olmuş bu insanlar, bahaneler bulmak için her türlü gayreti gösterdiler. Netice itibariyle bu şüphelere alet olup yaymak Müslümanların değil kâfirlerin elini güçlendirmektedir. Bu tür insanlar Müslümanlar galip geldiklerinde bizde sizinleyiz, başarısızlık olduğunda, biz başarı olmayacak dememiş miydik gibi münafıkların sözleriyle paralellik arz eden sözler sarf etmektedir. Acaba bu şüphecilerin çocukları babalarını ve bu tür insanları ileride nasıl anacaklardır?

“Allah’a ve Resulüne iman eden, sonra hiç bir zaman imanında şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad eden kimseler ancak hakkıyla iman edenlerdir. Samimi olanlar da işte bunlardır” (Hucurât, 15).

Allah’tan bu tür kalbi hastalıkları bizden uzak tutmasını ve İslam’ın izzeti için ameller nasip etmesini diliyoruz. Velhamdulillahi rabbil âlemin…

Abdurrahman Koç
Kaynak: İslam Dünyası Dergisi, Sayı:3, Nisan-Mayıs 20

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir