Tağutlara Düşmanlık Göstermeyen Alimleri Nifakla Suçlamanın Hükmü

buti&esedSoru: Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu

Öncelikle Allah’tan sizin için sıhhat ve afiyet dilerim. Benim sorum muayyen bir kişiyi münafık olarak isimlendirmenin hükmüne dairdir. Özellikle tağutları müdafa eden, onlara yaltaklık yapan, İslam’a malî ve bedenî her türlü yardıma engel olan, mücahidleri, mücahidlerin yardımcılarını karşı her türlü aşağılık sözlerle itham eden, hak yolda yürüyen alimlere “Harici” gibi yaftalar takan alimleri münafık olarak nitelendirebilir miyiz?

Allah’a emanet olun!

Zubeyr el-Mısri

Cevap: Bismillahirrahmanirrahim

Hamd Allah’a mahsustur. Hiç şüphesiz güzel akıbet takva sahiplerinindir. Düşmanlık ise ancak zalimlere yapılır. Bundan sonra;

İmam Buhari ve İmam Müslim’in sahihlerinde şu hadisi rivayet etmişlerdir:

Mahmud bin er-Rebi ® anlatır: Rasulullah (s)’in sahabilerinden Bedir savaşında bulunmuş ve Ensar’dan olan İtban b. Malik Rasulullah (s)’e geldi ve “Ey Allah’ın Rasulü! Ben halkıma namaz kıldırıyorum. Artık gözlerim iyi görmüyor. Yağmur yağdığı zaman halkımla aramızda bulunan vadiden sel suları akmaktadır. Bu nedenle kendilerine namaz kıldırmak için mescidlerine gidemiyorum. Ey Allah’ın Rasulü! İstedim ki bana gelip evimde namaz kılsan da burayı mescid edinsem” dedim. Bunun üzerine Rasulullah (s) “Allah izin verirse söylediğini yaparım”buyurdu. İtban ® şöyle devam etti:

Ertesi sabah gün yükseldiğinde Rasulullah (s) Ebu Bekir ile birlikte geldi. Rasulullah izin istedi. Ben kendisine izin verdim. Eve girdi fakat oturmadı. Evin bir köşesini işaret ettim. Rasulullah kalkıp tekbir aldı. Bizde kalkıp saf tuttuk. İki rekat namaz kıldı sora selam verdi. Kendisi için yaptığımız hazire (et bulaması) yemeğini yemesi için gitmesine müsaade etmedik. Rasulullah’ın burada olduğunu duyan çok sayıda mahalle sakini eve akın etti. Nihayet herkes evde toplandı. İçlerinden bir tanesi “Malik ibn-i Dıhşin nerede?” diye sordu. Bir başkası “O münafıktır. Allah ve Rasulünü sevmez” diyerek karşılık verdi. Bunun üzere Rasulullah (s) “Böyle demeyin. Onun Allah rızasını gözeterek La İlahe İllallah dediğini görmediniz mi” diye tepki gösterdi.” Bu defa ona münafık diyen sahabi “Allah Rasulü daha iyi bilir” dedi.

İtban şöyle devam etti: “Hep Allah Rasulü (s)’in münafıklara karşı teveccüh gösterip onların iyiliğini istediğine şahit olduk. Rasulullah (s) “Şüphesiz Allah kendi rızasını gözeterek La İlahe İllallah diyen kimseye ateşi haram kılmıştır” buyurdu.

1- Hadisten anlaşılacağı üzere Malik b. Dıhşin’in olmadığı bir mecliste bazı kimseler Rasulullah’ın huzurunda onu münafıklıkla suçlamışlardır. Malik b. Dıhşin’in münafıklıkla suçlanmasının illeti ise nifakı ile ve Allah ve Rasulüne düşmanlığı ile bilinen kimselerle beraber oturup kalkmasıdır. Buna karşılık ise Rasulullah (s) mutlak olarak böyle bir kimsenin münafıklıkla suçlamasına karşı çıkmamış ancak muayyen olarak Malik bin Dıhşin’in münafıklıkla suçlanmasına karşı çıkmıştır. Dikkat edilirse burada Rasulullah (s)’, gerekçeleri ortaya çıktığı zaman nifak suçlamasında bulunmaya itiraz etmemiştir. Buna karşılık Malik bin Dıhşin Ensar’dandır. Bedir savaşında ve Rasulullah ile beraber diğer gazvelerde bulunmuştur. Özelikle onun Bedir gazvesinde bulunması kendisinin münafık olarak suçlanmasına engel olmuştur. Bundan dolayı Rasulullah (s) her ne kadar kişileri münafıklıkla suçlamaya karşı çıkmasa da Malik bin Dıhşin’in muayyen olarak münafıklıkla suçlanmasına karşı çıkmıştır.

Bilindiği üzere Ehli sünnet itikadının temel kaidelerinden bir tanesi de zahir ile batın arasında sıkı bir ilişki olduğudur. Zahiri söz ve ameller batının bir göstergesidir. Malik bin Dıhşin Bedir’de ve Rasulullah ile beraber diğer gazvelerde bulunmuş olmasına rağmen sadece işlediği bir günah yüzünden münafık olarak suçlanabiliyorsa Malik bin Dıhşin gibi Rasulullah ile beraber Bedir’e ve diğer gazvelere katılmayanların durumu nicedir?

Hadis şartlar oluştuktan ve engeller kalktıktan sonra nifağı gerekli kılan amellerde bulunan muayyen bir kimsenin münafıklıkla suçlanmasının meşru olduğuna delildir. Ancak bu hüküm kesinlike zan ve vehim üzerine bina edilemez. Sahebe, Malik bin Dıhşin’i nifak ile suçlarken bir illete dayanmışlardır. Sahabenin dayandığı illet ise Malik bin Dıhşin’in zahiri halidir ve bu hal sahabilerin bildiği bir durumdur. Nitekim Allah (sb) böylesi bir zahiri halin nifak alameti olduğunu şu kavli ile doğrulamaktadır:

Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da) “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (Nisa/140)

2- Bilinmelidir ki bir kimseyi münafıklıkla suçlamak şer’i bir hükümdür. Bundan dolayı böyle bir suçlama yapan kimsenin öncelikle Allah’tan korkması vaciptir. Bugün ilimden ve Allah korkusundan hiçbir nasibi olmayan kimseler cerh ve tadili hüccet göstererek kendilerine muhalefet eden herkesi bid’atcilik ya da münafıklıkla suçlamaktadırlar. İşin aslı bu kimseler cerh ve tadil adı altında ancak kendi menheçlerine tabi olan, kendi şeyhlerine itaat eden kimselerin ta’dilini yaparken bunun dışında muhaliflerini her zaman cerh etmişler, bid’âtci ve münafık olarak suçlamışlardır. Biz bu kimselerde sadece bu duruma şahit olmaktayız. İşte böyle bir kapının sonuna kadar açılması kesinlikle caiz değildir.

Bilinmelidir ki her insan yüce Allah’ın önünde durucağı kıyamet gününde söylediklerinden ve yaptıklarından sorumludur. Bundan dolayı herkes kendi nefsini hesaba çekmeli, Rabb’inden korkmalı, kişileri nifak ile bid’atcilikle ya da küfürle itham ederken sağlam delillere dayanmalıdır.

3- İlmin faziletine, alimlerin konumunun yüceliğine delalet eden deliller çoktur. Allah (sb) Ali İmran Suresi’nin 18. ayetinde kendi vahdaniyetine bizzat yine kendisinin, meleklerin ve ilim ehlinin şahitlik ettiğini bildirmiştir. Allah (sb)’nın kendi nefsi ve meleklerle birlikte ilim ehlini anması alimlerinin konumunun yüceliğini göstermektedir. Yine alimlerin rasullerin varisleri olmaları onların yüceliğine bir delildir. Ancak alimlerin Rasulullah’tan sonra diğer insanlara üstünlüğü asla mücerred bilgilerinden, diplomalarından, akademik kariyerinden ya da şöhretinden dolayı değildir. Bilakis alimler bu fazileti ancak Allah’ın emirlerini ayakta tutmalarıyla, Allah’ın dinine davet etmeleriyle, hakkı haykırmaları ile, iyiliği emir kötülükten nehyetmeleriyle ve Allah yolunda cihadlari ile hak ederler. Alimlere vacip olan hak ehlinin önünde lider olmaktır. Özellikle de Allah yolunda cihad ederken… Nitekim bir atasözünde “Şayet benim önderim isen önümde ol” denmiştir.

Şayet alim olan kişi kendisine vacip olan görevlerden soyutlanır ve uzak durursa doğal olarak alim olma vasfını da kaybeder. Selef alimleri sadece yöneticilerin meclislerine girmeyi dahi bir suç olarak görmüşlerdir. O halde bugün kafir hükümetlere övgüler yağdıran, onları bütün güçleri ile destekleyen, sadece kendilerine muhalefet ettikleri için Müslüman kardeşlerimizin aleyhinde bu hükümetlerin polislerini kışkırtan sözde alimlerin durumu nedir acaba? Böylesi tavırlar ancak hakka ve ehline düşmanlık eden kimselerden sadır olabilecek amellerdir. Allame Bedrudddin el-Kinani “Tezkiratu-s Sami ve Mütekellim” isimli eserinde şöyle der:

Bilinmelidir ki ilmin faziletine dair varid olan bütün naslar onunla amel etmeye ve takva sahibi olmaya bağlıdır. İlim sahibi kimseler ancak Allah’ın vechini arzulayan, Naim cennetlerinde Allah’a yakın olmayı hedefleyen kişidir. Yoksa alim talep ettiği ilimle kötülüğü isteyen, dünyevi makamı gözeten, malının, mülkünün, tabilerinin çoğalmasını isteyen kimse değildir.”

Diğer taraftan Kur’an’da sadece alimlerin faziletine işaret eden ayetler yoktur. Bununla beraber ilim ehline yönelik büyük tehdit içeren ayetlerde vardır. Allah (sb) şöyle buyurur:
İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.” (Bakara/159-160)

Kur’an ve Sünnet üzerine ilim tahsil eden bir kimsenin Allah katından gelen bütün şer’i nasları bir arada değerlendirmesi gerekir. Sadece alimlerin faziletine, konumların yüceliğine delalet eden naslarla yetinmemeliyiz. Bununla beraber naslarda geçen iyi alimlerle kötü alimlerin sınırlarını ortaya koyan esasları da ihmal etmemeliyiz. Alimlerin hepsi kesinlikle aynı mertebede değildir. Gerek Kur’an ve Sünnet’in nasları gerekse selefin kavilleri bu noktayı açıkça izah etmektedir.

Alimlerin toplum üzerine kendilerine biçilmiş rolleri vardır. Özellikle şu yaşadığımız zaman da alimlerin ümmetleri ile beraber olmaları, onların sorunları ve sıkıntılarını bilmeleri gerekir. Şu yaşadığımız zamanda İslam aleminin bir çok beldesi asli kafirler tarafından işgal edilmiştir. Peki alimler nerededir? Apaçık cinayetler işlenmekte, sürgünler, ırza tecavüzler İslam aleminde her yerinde cereyan ederken İslam alimleri nerede? Fuhuş yayılmış, her türlü kötülük İslam aleminde başgöstermiştir. Peki İslam alimleri şimdi nerede? İşgalcilerin eliyle kadınlar dul, çocuklar yetim bırakılmış, gençler sürgüne gönderilmiş… Nerede İslam alimleri? Allah’ın şeriati işlevsiz kılınmış ve hatta İslam beldelerinin yöneticileri tarafından Allah’ın dinine harp açılmış… Nerede bu alimler? Allah’ın dinine davet eden davetçiler hapislere atılırken, kötülüğün mümessilili, küfrün, şirkin, fıskın, nifağın ve ilhadın savunucuları olan alimlere yüksek makam ve konumlar verilmiş… Nerede bu alimler? İslam aleminin tümümde Yahudi ve Hrıstiyanlara bütünüyle özgürlük tanınırken, İslam davetçileri aleyhine bütün imkanlar seferber edilmiş, muvahhid davetçiler baskı ve dayatmaya maruz kalmışlardır… Nerede bu İslam alimleri? Mescidi Aksa’nın bütün kutsallığı yok edilmiş, Filistin gençleri muhasara altında… Nerede bu alimler?

Ben derim ki: Biz günümüz alimlerinden sadece asli kafirlerin kukla yöneticilerini yücelttiklerini, onları müdafaa ettiklerini görüyoruz. Buna karşılık ise günümüz tağutlarına karşı çıkan İslam davetçilerini ise eleştiri yağmuruna tutuyorlar, suçluyorlar ve hatta yöneticileri İslam davetçileri aleyhinde kışkırtıyorlar. Allah’a yemin olsun ki bugün alimlerin büyük bir çoğunluğu mücrimlerin avukatlığına soyunmuş, bunu kendilerine görev bilmişlerdir. La havle vela kuvvete illa billah… Allah (sb) şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (Tevbe/34)

Bugün alimlere düşen görev Allah’tan korkmaları, dosdoğru yola dönmeleri, o yüce konumlarını almalarıdır.

4- Sevgili Kardeşim! Benim tüm kardeşlerime tavsiyem bir an önce ilim talebine yönelmeleri, başkalarını farklı suçlarla töhmet etmekle meşgul olmamalarını –dikkat edin buna ihtimam göstermemelerini demiyorum- tavsiye ederim. Zira bu ancak vakit öldürür. Siz ancak ilme önem verin. Umulur ki böylece kendilerine muhalefet ettiğimiz bu alimlerin eksik bıraktığı gediği kapatmış olursunuz. Allah’a karşı samimi olun, bütün amellerinizi ihlas üzere yapın, ehli hakkı ve de özellikle mağaralarda, dağlarda ümmetin ırzını, topraklarını ve dinini koruyan mücahidleri desteklemek için ilminiz az ya da çok olsa da onu yaymakla meşgul olun.

Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet sahibi yoktur.

Tevhid ve Cihad Minberi

Fetva Kurulu Üyesi

Ebu Hafs Sufyan el-Cezairi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir