Hak Üzere Sebat Etmeye ve Tağutların Dostlarından Korkmamaya Teşvik

Bil ki tağutların dostları karşısında hak söz üzere sebat etmek, onlara nefret ettikleri tevhidden bahsetmek, ilahlarının kusurlarını ortaya dökmek, onlardan, tapındıklarından, dostlarından ve yardımcılarından beri olduğunu haykırmak… İşte bu, Allah’ın dininin yardımcıları olmak isteyen kimseler için en evla yoldur. Bu yol Allah’ın emri gelinceye kadar gerek kendilerine karşı çıkanların gerekse kendilerini yardımsız bırakanların hiçbir şekilde zarar veremeyeceği kimselerin yoludur. Onlar Allah’ın dininin yeryüzünde hakim olması adına çaba gösteren kimselerdir.

Burada hak söz üzere sebat etmekten kastımız elbette davet ve tevhid üzere hakkı haykırmaktan ibarettir. Yoksa sorgu esnasında olayları ayrıntılı bir şekilde anlatmak, tafsilata girmek, isimleri söylemek değildir.

Belki “sorgu makamı hak sözü beyan edip haykırma yeri değildir” denilebilir. Çünkü tağutların dostları sorgu esnasında seni hapsedebilmek için akideni ve fikirlerini öğrenmek istedikleri kadar hak sözü duymayı ve öğrenmeyi istemezler.

Evet bu doğrudur. Ancak bununla beraber o esnada hak sözün onlardan birinin içine düşmesi, onu şiddetle sarsıp kalbine nüfuz etmesi de mümkündür. Tabiî ki sorgu esnasında takınılması gereken tutum kişilere ve durumlara göre de değişir.

Eğer esir olan kişi hakkı haykırma sorumluluğunu üzerine almakta kendisinin zafiyeti olduğunu düşünüyorsa akidesini kendine saklar ve susar. Ancak gerçek bir zorlamaya maruz kalmadan kesinlikle küfrü gerektiren kelimeler söylememesi gerekir. Ne yazık ki insanlar bu durumda herhangi bir zorlamaya, darp veya işkenceye maruz kalmadan zayıflıklarını ya da esaret altında olmalarını bahane göstererek ruhsata sığındıklarını düşünmekte ve küfrü gerektiren sözler söylemektedirler. Oysaki küfrü gerektiren kelimeler söylemek, hakkı batıl ile örtmek, onların küfürlerine ve batıl ilahlarına rıza göstermek yerine sorulara soruyla cevap vermek, Allah’ın dini hakkında ilimsizce konuşmaktan ya da fetva vermekten korktuğunu söyleyerek sorulan soruların cevabını bilmediğini söylemek ve tüm bunları mazeret olarak göstermek gibi birçok alternatif de vardır. Nitekim Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.”

Birçok ülkede tağutlar için önemli olan senin caddelerde, ya da mescitlerde, insanların huzurunda onları aşağılaman, kendileri aleyhinde propaganda yapmandır. Tağutlar bununla ilgilendikleri kadar senin sorgu memurlarına söylediklerinle ve itikadınla ilgilenmezler. Yine bazı ülkelerde söylediklerin kayda geçmediği sürece sana zarar vermez. Hak olan sözleri söyleyip daha sonrada evrakları imzalamayabilirsin. Muvahhid kardeşimizin özellikle herhangi bir tağut ismi zikretmeden genel ifadeler kullanması da mümkündür. Her yer için farklı söylemler, her ülke için farklı şartlar söz konusudur. Muvahhid bunları mümkün olduğunca göz önüne alır. Ancak muvahhid kardeşimiz için en evla olan, hak olan sözü bütün çıplaklığı ile haykırmasıdır. Hatta dövülse, işkence görse ve her türlü hakarete maruz kalsa bile… Çünkü o, bu yüce yolun ne ilk yolcusudur ne de son… Ondan önce bu yolda nebiler, sıddıklar ve şehitler yürümüştür… Nice rasuller işkenceye maruz kalmış, hatta bazıları öldürülmüştür. Onlara tabi olan salihler de aynı şekilde eziyetlere maruz kalmış, testerelerle doğranmışlardır. Ancak tüm bunlar sadece imanlarını ve sebatlarını arttırmıştır.

Öyleyse sen Allah’ı gücendirmek noktasında insanların rızasını almaktan kaçın. Ancak Allah’ın rızasını kazanmak için insanları gücendirir ve kızdırırsan zamanla onların kalbini kazanır ve onlara galip gelirsin. Allah onların içine senin sevgini verir. Pek çok mücahid kardeşimiz en kasvetli zamanlarda bunu tecrübe etmişler ve sonucunda saygı ve hürmet kazanmanın yanında Allah düşmanlarının kalbine de korku salmışlardır. İmam Ahmet (Rahimehullah) ve diğerlerinin Ebu Said el-Hudri (Radıyallahu Anhu)’den rivayet ettiğine göre Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Hakkı bilip gördüğünüz halde insanlardan korkmak sizi hakkı söylemekten alıkoymasın. Zira hakkı söylemek ne eceli yakınlaştırır ne de rızkı uzaklaştırır.”

Muvahhid kardeşim! Unutma ki tüm bu yaşananlara Mele-i Alâ’da şahit olunmakta, Allah (Subhanehu ve Tealâ) her birini yazmaktadır. Sen kendin için hesap defterine Mevlana ve Seyyidine yakın, O’nun düşmanlarına uzak bir konum kaydettir. Çünkü Allah’a kalbi selim ile gelenler haricinde kimsenin fayda görmeyeceği, ne malın ne de evladın fayda vermediği o günde bununla övüneceksin.

İmam İbni Kayyim (Rahimehullah) “İgasetu’l Lehfan” isimli eserinde şöyle der:

“Allah düşmanlarının hilelerinden biri de mü’minleri kendi dostları ile korkutmalarıdır ki mü’min böylece onlarla mücadele etmesin, iyiliği emredip kötülükten nehyetmesin. Bu iman ehlinin içine düştüğü en büyük tuzaktır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) bunu bize şöyle haber vermektedir:

“O şeytan sizi ancak kendi dostları ile korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz benden korkun.” (3, Ali İmran/175)

Müfessirlerin çoğu ayetin manasının “sizi kendi dostları ile korkutur” şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Bu yüzden Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz benden korkun” buyurmuştur.

Kulun imanı ne kadar güçlü ise şeytanın dostlarından korkusu o oranda az olur. Ve imanı ne kadar zayıf olursa şeytan ve dostlarından o oranda daha çok korkar.”

Evet… Eğer kulun kalbi Allah korkusu ile dolu olursa artık başka bir korku orada yer bulamaz. Allah’ın azametini, O’nun “Metin” ve kuvvet sahibi olduğunu, “Müheymin”, “Aziz”, “Cebbar”, “Mütekebbir” olduğunu hissederse, kullarının tamamının perçeminden tutan olduğunu idrak ederse yeryüzündeki bütün güçlere karşı duyduğu korku yok olur, onları küçük ve hakir görmeye başlar. Onları umursamaz. Gönlüne tevekkül ve yakin yerleştiği zaman hata zannettiğinin doğru, doğru zannettiğinin ise hata olduğunu bilir. Bütün insanlar ona zarar vermek için toplansa bile Allah’ın izni dışında kendisine hiçbir şekilde zarar veremeyeceklerini öğrenir. Artık Allah onu, yolu üzere sabit kılmış ve kalbine rabtetmiştir. Dünyadaki bütün güçler toplansalar bile onu yolundan ayıramaz, hak olan akidesinden döndüremezler. Başına gelen şeyler onun sadece imanını ve teslimiyetini arttırır.

“Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (33, Ahzab/39)

Tağutlar ve Allah düşmanları mü’minlerle giriştikleri savaşta korkutma ve yıldırma yöntemini çok fazla kullanmaktadırlar. Ki bu yöntemi ilk imamları İblis’ten (Allah ona lanet etsin) öğrenmişlerdir. İblis’de sürekli kendi dostlarını insanların kalbinde yüceltmek için çalışmakta ve mü’minleri apaçık haktan ayırmak için dostları ile korkutmayı sürdürmektedir. Dostları da aynısını yapıyor. Güç gösterisinde bulunuyorlar, ordularıyla, silahlarıyla, işkence aletleri, emniyet güçleri ve istihbaratları ile övünüyorlar. Her yerde onları bol bol methedip, saygı ve hürmet gösteriyorlar. Ülkede yediden yetmişe herkesin olara saygı göstermesi gerektiğini söylüyorlar… Onlar… Onlar… Onlar… Allah’ın onlarla ilgili kitabında haber verdiği gibi…

“Allah, kuluna yetmez mi? Seni O’ndan (Allah’tan) başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah, kimi saptırırsa artık onun için bir yol gösterici yoktur.” (39, Zümer/36)

Bu tür yöntemler ancak kalplerine Allah korkusu tam olarak yerleşmemiş zayıflar üzerinde etkili olur. Onlar Allah’tan daha çok insanlardan korkarlar. Böyleleri mü’minler için çok tehlikelidir. Çünkü onlar Müslümanların saflarını yavaşlatır, zor zamanlarda terk eder ve sarsıntılara sebep olurlar. Onları, etkin görevlerden uzak tutmak, safları düzenlerken onları yok saymak gerekir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu gibi kimseler için şöyle buyurur:

“Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.” (9, Tevbe/47)

Bu şartlar altında meydana gelecek sarsıntının psikolojik etkisi oldukça büyük olur. Çünkü böyle zamanlarda kişi kendisine dayanma gücü verecek örnek şahsiyetlere ihtiyaç duyar. Kalbi mücahid mü’minlerle, ilmi ile amel eden rabbani alimlerle beraber olmak ister. Bu yüzden Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu tür zamanlarda meydana gelecek olan sarsıntıyı kınamış ve şöyle demiştir:

“Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.” (4, Nisa/83)

Bu durum, Allahu Tealâ’nın safları arındırmak, iyilerle kötüleri birbirinden ayırmak için kullarını tabi tuttuğu bir sınavdır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:

“Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir.” (3, Ali İmran/179)

Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya verdiği söze sadık olan bir mü’mine ne böylesi durumlar, ne tağutların yöntemleri zarar veremez. Sarsıntılar onun duruşunu etkilemez. Aksine imanını ve sebatını arttırır:

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler. Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve lütufla kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan geri döndüler ve Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük lütuf sahibidir. “O şeytan sizi ancak kendi dostları ile korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz benden korkun.” (3, Ali İmran/173-175)

Bu ayetlerin hemen öncesinde Allah (Subhanehu ve Tealâ) münafıkların, mü’minleri yollarından alıkoyup korkutmak için yaptıklarından bahseder:

“(Onlar), kendileri oturup kaldıkları hâlde kardeşleri için «Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi» diyen kimselerdir. De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz kendinizden ölümü savın.” (3, Ali İmran/168)

Daha sonra da Allah’a verdikleri söze sadık kalan şehitlerden bahseder. Mü’minlere onların yolunu göstermek, onu sevdirmek ve ona teşvik etmek için…

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir. Onlar, Allah’tan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler. Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Allah ve elçisinin çağrısına icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır. Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, «İnsanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun» dediklerinde, bu söz onların imanını artırdı ve «Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler.” (3, Ali İmran/169-173)

Allah (Subhanehu ve Tealâ) Nebisine “Seni O’ndan (Allah’tan) başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar.” (39, Zümer/36) buyurmuş ve arkasından “Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O’na tevekkül etsinler.” (39, Zümer/38) demesini emretmiştir.

Madem ki bu alemde her şey tevekkül edenlerin kendisine tevekkül ettiği Allah’ın dışındadır… Madem ki bu alemde müşriklerin mü’minleri kendisiyle korkuttukları her şey Allah’tan başka şeylerdir… O halde sadece “Cebbar” olan yüce Allah’a hakkıyla tevekkül eden bir mü’min onlardan neden korksun ki…
Tarihte bizim için ibret verici örnekler vardır. En büyük tarih peygamberlerin kavimleri ile yaşadığı tarihtir. Onu okuyun… Müstekbir olan kavimleri karşısındaki unutulmaz duruşlarını düşünün. Kavimleri onları nasıl da ilahları ile korkutuyor, sayıları ve güçleri tehdit ediyorlardı… Ardından enbiyanın sarsılmaz, tavizsiz duruşuna bakın… O kaynağa eğilip saf suyundan kana kana için…

Mesela zamanın derinliklerindeki Nuh (as)’a bir bakın… Söylediklerini dinleyin… Tek başına, yapayalnız kavmine hitap ediyor… Tevekkül ettiği rabbinin azametini bütün kalbiyle hissederek kavmine onun emirlerini tebliğ ediyor… Sultanlarından ve tuğyanlarından korkmadan onlara şöyle diyor:

“Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a tevekkül ettim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!” (10, Yunus/71)

Siz ve beni kendisiyle korkutmaya çalıştığınız ortaklarınız… Ne kadar güç ve kuvvetiniz varsa toplayın… Elinizden ne geliyorsa yapın… Sonra da benim için neye karar verirseniz bana hiç mühlet tanımadan yerine getirin…

Nuh (as) tüm bunları düşünmeksizin, bir anda yok olup gidecek bir duygu ve hamasetle söylemiyor. Bilakis bu cümleleri kendisi ile beraber yenilmez bir gücün beraber olduğu bilinci ile söylüyor. O biliyor ki yanında Allah (Subhanehu ve Tealâ) var… Ve yine biliyor ki, Rabbinin ipine sımsıkı tutunup tevekkül ettiği sürece kendisine dokunamazlar bile… Ancak Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın dilemesi hariç… Ve yine biliyor ki, eğer Allah kendisine bir zarar verilmesini dilerse de bu kulunu yalnız bıraktığı anlamına gelmez. Sadece bir imtihandır. Sadece bir imtihan…

Yine Hud (as)’a bakın… Yeryüzünün en serkeş, en gaddar, en zalim ve en güçlü kavmi karşısında nasıl tek başına fakat eşsiz bir duruş sergiliyor… Kavmi kendilerince güç ve kuvvet sahibi olan ilahları ile onu korkutmaya çalışıyor…

“Biz «İlahlarımız bazıları seni çok fena halde çarpmıştır» (demekten) başka bir şey söylemeyiz.” (11, Hud/54)

Hud ise (Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) Rabbine sebatla tevekkül etmiş bir halde… Karşılarında dağlar gibi hatta dağlardan bile daha sarsılmaz bir şekilde duruyor… Ve Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayan mü’minlerin sözünü söylüyor:

“İşte ben Allah’ı şâhit tutuyorum. Siz de şâhit olun ki, ben sizin Allah’ı bırakıp da O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Haydi hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra da bana göz açtırmayın.” (11, Hud/54-55)

Ve (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) İbrahim… Rahman’ın dostu… Kavmi ile yüz yüze geliyor… Onlara kendisini korkutmaya çalıştıkları sahte ilahlarını önemsemediğini, kendilerinden de korkmadığını söylüyor… Güven, itminan, sebat… Bunlar Allah’ı hakkı ile birleyip, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan Allah’ın yardımcılarının vasıflarıdır. Ya müşrikler… Hiç Allah’a şirk koştukları halde itminan ve güven duygusuna ulaşabilirler mi? Hayır… Onlar ancak terkedilmişlik, endişe ve korku hissederler…

Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara «Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Hem sizin O’na ortak koştuklarınızdan ben korkmam; ancak Rabbimin bir şey dilemiş olması başka. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? “Allah’ın, size, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden ne diye korkayım? Öyle ise iki taraftan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız söyleyin» dedi.” (6, En’am/80-81)

Ve bir yıldırım misali kulaklarında çınlayan açık, net ve kesin bir cevap geliyor..

“İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.” (6, En’am/82)

Musa (as)’ı düşünün… Kelimetullah… İmtihanın en sıkıntılı en zor zamanlarında… Firavun gücü ve ordusuyla ona yetişmiş… O gün güç ve sulta Firavun’un elinde… Musa (as) ise herhangi bir savaş techizatı, herhangi bir hazırlığı olmaksızın bir avuç mustazafla birlikte… Dinleri adına tağuttan kaçırıyorlar… Deniz önlerini kesiyor… Ne bir geçit, ne bir yol yok… Kavmi, Firavun’u ordusuyla gelirken görünce “Eyvah, yakalandık” (26, Şuara/61) diyorlar.

Ancak Musa (Allah’ın selamı onun üzerine olsun) her şeyin bitti gibi göründüğü bu en zor ve en sıkıntılı zamanda sarsılmaz, yüksek dağların bile aciz olduğu bir sebat, yakin ve tevekkül ile cevap veriyor…

“Mûsâ «Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir» dedi.” (26, Şuara/62)

Allahu Tealâ’nın gözetiminde olduğunu bilmenin, bu sebatın, bu tevekkülün sonucu ne oldu dersiniz? İşte cevabı…

“Bunun üzerine Mûsâ’ya «Asan ile denize vur» diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibiydi.Ötekileri de oraya yaklaştırdık. Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.Sonra ötekileri suda boğduk. Bunda şüphesiz bir ibret vardır. Ama pek çokları iman etmiş değillerdi. Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” (26, Şuara/63-68)

Aynı şekilde iman kalplerine yerleştikten sonra Firavun’un sihirbazlarının tutumunu bir düşünün. Tağutun kendilerine yönelik tehditlerini, korkutmasını, elim bir azapla cezalandırmakla tehdit etmesini nasılda umursamıyorlar…

“Firavun «Demek ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ’ya) inandınız ha! Şüphe yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz» dedi.” (20, Taha/71)

Şimdi dinle! Bütün güçleri, sebatları, “Bir” ve “Kahhar” olan Allah’a tevekkülleri ile nasılda ona cevap veriyorlar… Firavun’un kendilerini tehdit ettiği güçten korkmuyorlar… Onlara vaad ettiği azaptan çekinmiyorlar… Firavun’un ne gücü ne de gururlandığı saltanatı onları endişelendirmiyor. İman ettikten sonra artık gerçek kuvvet sahibinin Allah olduğu kalplerine yerleşiyor… Ve Allah’ın azabı… İşte asıl elim azabın O’nun azabı olduğunu anlıyorlar… Kadim saltanat sahibi O’dur. Yaratanın gücü yanında yaratılmışını gücünün, efendinin gücü yanında zayıf ve cılız kölenin gücünün ne hükmü vardır? Eskiden tağutun şerefine tezahürat yapıyor, onun emirlerine itaat ediyorlardı. Ancak Allahu Teala’ya iman… Mucizeler yaratan imanın verdiği güçle adeta başı gökyüzüne değercesine, korkmadan, çekinmeden, olabildiğince açık bir şekilde tağuta cevap veriyorlar:

“Sihirbazlar «Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin. Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır» dediler.” (20, Taha/72) Aslen örnekler çoğaltmak mümkündür. Ve Nebilerin sonuncusu Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu konuda bize en güzel örnektir. İmam Ahmed ve diğerlerinin sahih bir isnadla rivayet ettikleri şu hadiste geçtiği üzere Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in mustazaf olduğu bir dönemde Mekke’de kafirlerin karşısında duruşuna bir bakın… “İlahlarımız hakkında böyle böyle diyen sen misin?” diye kendisine sataşıyorlardı. Çünkü Rasulullah’ın onların ilahlarını ve dinlerini kötülediğini, onlara dil uzattığını duymuşlardı. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlardan zerre kadar dahi olsa korkmadan ve çekinmeden “Evet… O kişi benim” diyordu. Bundan hemen önce de (yani bir gün önce) “Dinleyin ey Kureyş topluluğu! Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki muhakkak ben sizleri boğazlamak üzere geldim!” demişti. Bu sözler orada bulunanları oldukça sarsmıştı. Her biri sanki kafasının üstünde bir kuş varmış gibi başlarını önlerine eğmişti. Daha önce aleyhinde en azgınca konuşanlar, O’nu en güzel sözlerle teskin etmeye çalıştılar.

Bununla bereber Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabının kalbini kendisine rabbinden inen Kur’an ayetleri ile sağlamlaştırmaya çalışıyordu. Onlara kendilerinden önce sebat gösteren kavimlerin hikâyelerini anlatıyordu:

“Sizden öncekilerden bir adam alınır, onun için yerde bir çukur kazılır ve o çukura atılırdı. Sonra testere getirilir, başının üzerine konulur ve iki parçaya bölünürdü. Eti ve kemiği demir ta-raklarla birbirinden ayrılırdı ve bu dahi o kimseyi dininden geri döndürmez¬di. Allah’a yemin ederim O, bu işi tamamlayacaktır. Öyle ki, bineği üzerin¬de kişi kalbinde Allah korkusu ile kurdun koyunlarına saldıracağı korkusun¬dan başka hiçbir korku bulunmaksızın San’a’dan, Hadramût’a kadar yolcu¬luk yapacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.”

Tüm bunlardan sonra mü’minlerin bilmesi gereken, gerek tarih içinde gerçekleşen gerekse de gözleri ile şahit oldukları bir hakikat daha vardır: Ne kadar şatafatlı görünüp süsü püsü ile övünse de batıl zayıftır, cılızdır… Ne kadar güçlü ve fethedilemez gibi görünse de andolsun ki yerin ve göğün rabbi “Cebbar” olan Allah’ın indinde sineklerden bile hakirdirler. İbni Kayyim (Rahimehullah) şöyle der:

“Çoklukları sizi korkutmasın…
Onlar insanların ayak takımıdırlar.
Sinekler misali…
Hiç sineklerden korkulur mu?”

Evet… Vallahi onlar sinek gibidirler… Hatta sineklerden bile daha hakir…

“Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de.” (22, Hac/73)

Eğer bugün batıl ehlinin başı boş gezip dolaşabildiği bir gün ise elbette hak ehli içinde yüzlerinin güleceği günler gelecektir. Batıl ehlinin gerçek yüzleri ve güçlerinin sahteliği tarih içinde ortaya çıkmıştır. Ancak bunun için Allah’a verdikleri sözlerinde sebat eden, kimi sözünü yerine getirip o yolda can vermiş, kimi de (şehadeti) beklemekte olan, hiçbir şekilde sözlerini değiştirmeyen erlere ihtiyaç vardır. Batıl ve ehli ancak bu erler meydanda olmadıkları zamanlarda güçleri ile övünüp, sahte kuvvetleri ile gururlanırlar… Ahh!! Şu günlerde böyle erlere ne kadar da muhtacız…

Son olarak… Ku’an-ı Kerim bu eski, inatçı kavimlerin sonuna dikkatimizi çekiyor… Ki bulundukları ülkelerde hadlerini aşıp despotluk etmişlerdi. Onlar ki yeryüzündeki en güçlü en etkin, en gaddar kavimleriydiler… İşte Kur’an-ı Kerim’in onların sonu hakkında verdiği haberler…

“(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd’un kavmi) Âd’e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem’e, vadide kayaları oyan (Salih’in kavmi) Semûd’a, kazıklar sahibi Firavun’a ne yaptığını görmedin mi?” (89, Fecr/6-10)

“Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?” (105, Fil/1-2)

Kur’an- Kerim onların nasıl bir sonu olduğuna, nasıl yok olduklarına dikkatimizi çekiyor. İşte tarihten kalan izleri ve viran olmuş evleri… Allah (Subhanehu ve Tealâ), ordusu muvahhidlere yardım etmiş ve onları helak etmişti… Ne gururlandıkları güçleri, ne övündükleri sayıları, teçhizatları, orduları hiçbir fayda saylamadı… Allahu Tealâ onları öyle bir helak etti ki ne bir dost ne bir yardımcı bulamadılar… Çünkü Allahu Tealâ iman edenlerin dostudur… Kafirlerin ise hiçbir dostu yoktur…

“Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirince, sahip oldukları bilgi ile şımardılar (ve onları alaya aldılar). Sonunda alaya almakta oldukları şey kendilerini sarıverdi. Azabımızı gördükleri zaman «Yalnız Allah’a inandık; O’na ortak koşmakta olduğumuz şeyleri inkâr ettik» dediler. Fakat azâbımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan kanunudur. İşte orada inkârcılar hüsrana uğradılar.” (40, Mü’min/82-85)

Bunlar, üzerinde düşünülmesi, derin derin tefekkür edilmesi gereken gerçeklerdir… Ve düşmanlarımıza gelince… Umulur ki (kötülükten) dönerler…

“İnkâr edenler, asla yakayı kurtardıklarını zannetmesinler. Çünkü onlar (bizi) âciz bırakamazlar.” (8, Enfal/59)

Ebu Muhammed El Makdisi

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir