Uluslararası Hukukun İslam Ahkamına Muhalefeti

uluslararasi-hukukŞu içinde yaşadığımız çağdaş cahiliyye ve muasır mürtedlik asrında bir Müslümanın kabul etmesi ya da koyun misali teslimiyet göstermesi mümkün olmayan kavramlar duyar olduk.

Aslen bir Müslümanın diğer milletlerin insanlarından farklı olarak başına gelen her olay ya da duyduğu ıstılahlar için baş vuracağı saf bir kaynağı vardır. Başına bu tür herhangi bir şey geldiğinde kabul etmek ya da reddetmek için acele etmeyeceği gibi papağan gibi manasını bilmeden tekrar edip durmaz. Aksine hakikatini, mahiyetini öğrenir sonra şeriate başvurur. Eğer şeriate uygunsa ne ala, ama değilse reddetmekten başka yolu yoktur. Çünkü dinimizdeki temel şer’i kaidelerden biri de şu hadisi şerifin manasıdır:

“Kim bizim emrimize uymayan bir amelde bulunursa o reddedilmiştir.”

Şu günlerde yeni ortaya çıkarılan, uluslar arası medyanın da kutsamaya çalıştığı ve ülkemizdeki pek çok aşağılık kimsenin de dilinden düşürmediği bir kavram vardır. Uluslararası Hukuk… Uluslar arası Hukuka Saygı… Uluslar arası Hukukun Bağlayıcılığı… Dört bir taraftan herkes bu kavramların yaygınlaşması için gayret sarfetmektedirler.

Peki bu söz konusu uluslararası hukuk İslam dininin hukuku mudur?

Uluslararası kanun… Büyük kafir devletlerin koymuş olduğu kanunların bağlayıcı olmasını ve onlarla hüküm vermeyi hedefleyen bir ıstılahtır. Kendi kanunlarına, standartlarına, örflerine ve maslahatlarına uygun olarak dünya devletleri arasında bu kanunlarla hükmederler.

Dinimizde beşeri kanunlarla hükmetmenin –ister ulusal isterse de uluslararası olsun- ve o kanunları kabul etmenin hükmü malumdur. Böylesi bir amel teşri ve kanun koyma mesabesindedir.

Kafir tağutlar ilahi kanunlara muhalefet olsun diye kendi kanunlarını da şeriat olarak isimlendirilmiştirler. Böylece kanunlarına çiğnenmesi mümkün olmayan ilahi bir hüviyet kazandırmayı amaçlamışlardır. Çünkü şeriat kelimesi karşı çıkılması, muhalefet edilmesi ve çiğnenmesi caiz olmayan büyük bir dini, metodu ve yolu ifade etmektedir… Müşrikler de kendi kanunlarına “Şeriat” adını vererek bu etkide olmasını istemektedirler… Bu yüzden söz konusu kanunlar çerçevesinde çıkarılan kararları da şeriat diye adlandırdıklarına şahit olursunuz. Bu kanunlara muhalif olan her şey –velev ki Allah (sb)’nın dini ve şeriatının özü olsun- onlar nezdinde şer’i/kanuni değildir.

Koyun sürü gibi olan bir güruh da aynı şekilde davranıp söz konusu kanunlara uymaya ve saygı göstermeye çağırıyorlar, ulusal anayasalarını da onlara uygun yapıyorlar. Şer’i anayasalarından doğan kanunlarda, kararlarda, sözleşmelerde, hükümlerde söz konusu bu şirk dinine aykırı hiçbir şey bulunmaz. Ancak hakk olan Allah’ın şeraitine gelince… Ne hükümlerinde, ne mahkemelerinde, ne ilişkilerinde ne de siyasetlerinde onun yeri yoktur.

“Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı ilâhlar mı daha iyidir, yoksa mutlak hâkimiyet sahibi olan tek Allah mı?” (12, Yusuf/39)

Uluslararası hukuk… Bu kanunlar kafir Birleşmiş Milletleri oluşturan ülkelerin ikinci dünya savaşının ardından koymuş olduğu kanunlardır. (Amerika, İngiltere, Rusya). Daha sonra Fransa ve Çin de eklenmiştir. Etki alanlarına göre dünyayı kısımlandırırken hem kendi hem de yandaşlarının menfaatine uygun olarak kanunları şekillendirmişlerdir. Altına da “Birleşmiş Milletler Misakı” imzasını atmışlardır. Ki dünyadaki tüm sorunlarda başvurulacak ilk merci olsun. Uluslararası kanun ona dayanır. İhtilaf durumunda, tartışmalarda, uygulamalarda hep ona baş vurulur.

Bu gün Müslümanların beldelerinde hakim durumunda olan mürted hükümetlerin bu misaka teslim olmasında şaşılacak bir şey yok. Allah’ın dininden ve tevhid milletinden soyutlanan herkesin bunu yapması normaldir. Ancak garip olan dava adamı olup Allah’ın şeriatı ile hükmetmek için çabaladıklarını iddia eden insanların bu kanunları bağlayıcı görmeleri, onlara saygı gösterilmesi ve uygulanması gerektiği yönünde çağrılarda bulunmaları, uluslar arası hukuka övgüler yağdırmalarıdır. Allah (sb) şöyle buyurur:

“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (4, Nisa/60)

Hafız İbni Kesir (rh) tefsirinde şöyle der: “Bu ayeti kerime Allah’ın kitabını ve Rasulullah’ın sünnetini terk ederek onların dışında batıl şeyleri hakem kabul edenleri kınamaktadır. İşte burada tağut ile kastedilen budur.”

İbn-i Kayyim el-Cevziyye (rh) şöyle der: “Tağut, ibadet edilen, tabi olu­nan veyahut da itaat olunan olsun,  kulun haddini aşma­sına ve­sile olan her şeydir. Her kavmin tağutu, Allah (Subhanehu ve Tealâ) ve Rasûlü dışında onun hükmüne baş­vurdukları, Allah’ı bırakıp ibadet et­tikleri, basiretsizce Allah’ın dışında tabii ol­dukları veyahut da Allah’tan başka itaat ettikleri kimselerdir. Kim Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdiğinin dı­şında başka bir şeyin hükmüne baş­vurur veya o şeyle hüküm verirse, tağut ile hükmetmiş ya da tağuta muhakeme olmuş demektir.”

Muhakkak ki Allahu Tealâ, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirmiş olduğu hükümlerin dışında başka bir hükme gitmek isteyen müna­fıkların imanını yok saymıştır. Ayette geçen “Yez’umune” fiili onların iman iddialarını bir yalanlamadır. Çünkü iman iddiası ile birlikte Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdiği hükümlerin dışında başka bir otoritenin hakemli­ğine gitmek, bir kulun kalbinde asla bir araya gelmez. Bilakis bu iki durum birbirinin tam ter­sidir.

Şankıti (rh) “Edvaul Beyan’da” şöyle der:Ezvaul Beyan” adlı tefsirinde şöyle der: “Allah’ın şeriatı dışında herhangi bir hükme muhakeme olan kimse tağuta muhakeme olmuş demektir.”

Müslümanların dininde Allah’ın şeriatından gayrı başvurulup hürmet gösterilecek hiçbir şeriat yoktur. Onlar nazarında tek kanun koyucu “Bir” ve “Kahhar” olan Allah (sb)’dır. Allah’ın izin vermediği konularda Allah’ın şeriatından başkasına başvuran herkes tevhid milleti ile çelişen tağuta başvurmuş demektir… Uluslar arası kanuna, misakına saygı gösterip başvurmak da aynı şekilde tağuta başvurmaktır ki dinini bilen, aklı başında hiçbir Müslüman bunun aksini iddia edemez…

Üstelik Birleşmiş Milletler Sözleşmesi sıradan herhangi bir beşeri kanun ve tağut gibi değildir. Sadece Birleşmiş Milletler Örgütüne yönelik oluşturulmuş bir vesika değildir. Bu kanunları koyanlar onu olduğundan çok daha büyük bir konuma getirmişlerdir. Uluslararası kanun uzmanları açıklıkla ifade etmektedirler ki, söz konusu sözleşme uluslararası anlaşmalarda en yüksek mertebeye sahiptir. Uluslararası alanda en önemli kanunlar bunlardır. Bu yüzden söz konusu misakın 103. maddesi şöyle konulmuştur:

“Birleşmiş Milletler üyelerinin bu antlaşmadan doğan yükümlülükleri ile başka herhangi bir uluslararası anlaşmadan doğan yükümlülüklerinin çatışması durumunda, bu antlaşmadan doğan yükümlülükler üstün gelecektir.”

Bunun anlamı şudur: Bu sözleşmeye bağlı herhangi bir devlet, başka bir devletle söz konusu sözleşmede geçen kanunlarla çelişen hükümler içeren herhangi bir antlaşma yapamaz. Kendisi ile çelişilen bu hükümler “Aziz” ve “Cebbar” olan Allah’ın hükümleri dahi olsa…

Bu örgüte üye ve bu sözleşmeye bağlı her devlet ve aynı şekilde uluslararası kanunun uygulanmasına, ona saygı duyulmasına ve bağlayıcılığına davet eden herkes bu apaçık küfrü kabul etmiş demektir. İsteyerek ya da istemeyerek…

Malum olduğu üzere herhangi bir devlet Birleşmiş Milletlere üye olmadan önce sözleşmeye bağlı kalacağını, saygı göstereceğini ilan edip tam bir teslimiyetle kabul etmesi gerekir. Çünkü Birleşmiş Milletlere katılmanın ilk aşamasında BM’ye katılmak isteyen devlet bu talebini –BM’nin misakına bağlı kalacağına dair bir ek belgeyle birlikte- BM genel sekreterine iletir. BM’den ayrılırken de aynı şey geçerlidir. Sözleşmenin altıncı maddesi şu şekildedir:

“Antlaşmada belirtilen ilkeleri ısrarla çiğneyen bir Birleşmiş Milletler üyesi, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından örgütten çıkarılabilir.”

Tabii ki bu madde büyük devletler haricinde her devlete uygulanabilir. Çünkü Birleşmiş Milletler zaten bu büyük devletlerin menfaatlerini korumak için kurulmuştur. Bu devletler saklı olan veto haklarını kullanabilirler. Özellikle de bu sayede halifesi İsrail’in maslahatlarını gözeten Amerika. Hatta söz konusu sözleşme ve üye devletler bu iki devletin maslahatlarını koruyan bir polis gibidirler. Körler bile bunu görebilirler.

Sonuç olarak; Birleşmiş Milletler Teşkilatı kuruluşundan itibaren Yahudilere boyun eğen bir teşkilattır. Onun kısımlarını, yönetimini, üyelerinin isimlerini kontrol eden herkes bunu görebilir. 1947 yılında Filistin’in bölünmesinden sorumlu olan Birleşmiş Milletlerdir. Bu örgütün, yöneticilerinin ve kendilerine bağlı diğer örgütlerin İslam dinine ve Allah’ın şeraitine karşı incitici ve karalayıcı uygulamaları aşikardır. İsminin “Birleşmiş Milletler” oluşu 159 devletin onunla birlik ve dayanışma içinde olduğunun en büyük delilidir. Birleşmiş Milletlere katılan her devlet aynı zamanda diğer kafir devletlere ve bu küfür sözleşmesine bağlanmış demektir.

Uluslararası kanuna methiyeler yazıp, tantana koparanlar, ona saygı gösterilmesini ve kararlarının uygulanmasını isteyenler bu inkar olunamaz gerçekleri ve felaketi görmezden geliyorlar.

Allahu Tealâ şöyle buyuruyor:

 “Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir. Bunun sebebi; onların, Allah’ın indirdiğinden hoşlan­mayanlara; -bazı hususlarda size ileride itaat edeceğiz- demele­ridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor.” (Muhammed Su­resi 47/25-26)

Bu ayetin tefsirinde, Şeyh Muhammed Emin Şankîti (rahimehullah) şöyle demektedir:

“Bu ayetler Allah’ın indirdiklerinden nefret edenlere itaat edip onların batıl düşüncelerine destekçi olanların kafir oldukla­rını ifade etmektedir. Çağımızda bu ayetlerin ihtiva ettiği mana ve tehditleri bütün Müslümanların düşünmesi zorunludur. Zira kendini Müslüman zannedenlerin çoğu bu ayetlerin kapsamına girmektedirler. Çünkü doğudaki ve batıdaki tüm kâfirler Allah’ın, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e indirdiği kitaptan nefret etmektedirler. Kim bu kafirlere ayetin ifade ettiği gibi “bazı konularda size itaat ederim” derse, bu ayetlerin tehdidinin altına girecektir. Tabi ki her konuda onlara itaat edenler daha çok bu ayetlerin mefhu­muna girerler. Şüphesiz onlar, meleklerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alacakları kimselerdendirler. Onlar Allah’ı gücendirecek şeyler yapmışlar, O’nun razı olduğundan hoşlanmamışlar ve O’da amellerini boşa çıkarmıştır.” [1]

Ebu Muhammed El Makdisi

 


[1] Edvau-l Beyan, 3/383.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir